Tauhid Castle Turkish language Tevhîd Kalesi̇ - About Islam
]Türkçe[
Abdurrahmân es-Sa’dî
Abdülazîz b. Bâz
Muhammed Sâlih el-‘Useymin
Abdullah b. Abdurrahmân Cibrîn
Nâsır Abdülkerîm el-Akl
Terceme: Mustafa Özcan
Tetkik:
Muhammed
Şahin
Islam & Tauhid Castle Turkish language | Tevhîd Kalesi̇ Türkçe
MUKADDİME
Bütün türleriyle hamd
Allah’a mahsustur. Salât ve selâm, Allah’ın Rasûlüne olsun. Hamd
ve senâdan sonra derim ki: Aziz ve celîl olan Allah; ortağı olmayan Allah’a
ibadet edilmesini ve dinin ihlâslı olarak sadece Allah için olmasını temin için
peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir.
Nitekim
Yüce Allah kitabında;
“Andolsun
ki biz ‘Allah’a ibadet edin ve tağutdan sakının’ diye (emretmeleri
için) her millete bir rasûl gönderdik.” (Nahl, 36) buyurmuştur.
Tevhidi
korumak, peygamberlerin ve kıyamete kadar onların yolundan gidenlerin en önemli
görevlerindendir. Bundan dolayıdır ki bid’atleri ve dinden olmadığı halde
sonradan din adına çıkarılmış şeyleri terk etmek, tevhid ve dinin ihlâslı
olarak sadece Allah için olması konusunda ilim adamlarının yazdıklarını içeren
“Tevhid Kalesi” isimli bu çalışmamızla huzurunuzdayız.
Aziz
ve celîl olan Allah’tan bu eserin faydalı olmasını niyaz ederiz.
Islam & Tevhid Castle Turkish language | Tevhîd Kalesi̇ Türkçe
Yayıncı
EHLİ SÜNNET İNANCININ ÖZELLİKLERİ[1]
Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd
eder, ondan yardım diler, ona tevbe ederek ondan bağışlanmamızı isteriz.
Nefislerimizin şerrinden ve işlediğimiz kötü şeylerden Allah’a sığınırız. Allah’ın
hidâyete erdirdiğini hiçbir kimse saptıramaz. O’nun sapıttığını ise hiçbir
kimse hidâyete erdiremez. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka tapılacak yoktur.
O tekdir, O’nun ortağı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed -sallallahu
aleyhi ve sellem- onun peygamberi ve kuludur.
Allah’a
hamdden sonra derim ki:
Daha önceleri Muhammed b.Abdulvahhab’ın “Tevhid
Kitabı”nın ihtiva ettiği konularda birtakım notlar yazmıştım. Bu kitap, bu
konularda meşgul olanlara ve bu konuları öğretenlere yardımcı ve faydalı
olmuştur. Çünkü bu kitapta apaçık bir şekilde detaylara varıncaya kadar konular
izah edilmiştir. Bu kitap öylesine yararlı oldu ki tekrar tekrar basım ve
yayımına şiddetle ihtiyaç duyuldu. Bu defasında ehl-i sünnet inancının
özelliklerini bununla ilgili ana kuralları ve detayları özet bir şekilde içine
alan bir önsöz. Yüce Allah’tan yardım dileyerek derim ki:
Ehl-i
sünnet inancında olanlar, Allah’a, O’nun peygamberlerine, kitaplarına,
meleklerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırlar.
• Onlar, kendisine ibadet edilmesi
gereken Rabbin sadece Allah olduğuna, her türlü mükemmelliğin sadece O’na ait
olduğuna inanarak yalnız O’na ibadet ederler, dini ihlâslı olarak O’na ait
kılarlar. Ehl-i sünnet inancında olanlar derler ki;
Yaratan,
icad
Allah
tek maksut olan ve kendisine tapılandır.
O, ilktir, ondan önce hiçbir şey yoktur.
O,
sondur, ondan sonra hiçbir şey yoktur.
O,
zahirdir, O’nun üstünde hiçbir şey
yoktur.
O,
gizlidir, O’ndan daha ötede hiçbir şey yoktur.
O,
her manada; zâtıyle, değeriyle, gücüyle her itibarla ve kelimenin tam manasıyla
yüceler yücesidir.
O,
arşa istivâ etmiştir. Bu istivâ onun azamet ve celâline yakışan bir halde ve
onun mutlak yüceliği ve üstünlüğü ile beraberdir.
O’nun
bilgisi tüm açık ve gizli olanları, yüce ve aşağı alemleri kuşatmıştır. O
bilgisiyle kullarıyla birliktedir; onların tüm hallerini bilir. O, kullarına
yakındır ve onların isteklerine cevap verendir.
O,zâtıyla tüm yarattıklarından müstağnidir.(Onların
hiçbirine ihtiyacı yoktur.) Tüm varlıklar, her yapacakları işte ve gereksinim
duydukları şeylerde ve her zaman O’na muhtaçtırlar. Yaratılmışlar bir göz
kırpacak kadar süre olsun O’na muhtaç olmaksızın var olamazlar.
O,
ziyadesiyle şefkatli ve rahmet sa-hibidir. O derecede ki kullarına gelen dinî
ve dünyevî her bir nimet ve kötülükleri koruma, ancak O’ndandır. Nimeti veren
ve kötülüğü uzaklaştıran O’dur.Rahmetinden dolayıdır ki her gece dünya semasına
inerek kullarının ihtiyaçlarını gözden geçirir. Gecenin son üçte biri olunca
şöyle buyurur:
“Kullarımdan
benim kulum olmaktan başka bir şey istemem. Kim benden bir şey istiyor? Ona
istediğini vereyim. Kim benden bağışlanmasını istiyor? Onu bağışlayayım.”
Bu
hal, şafak vaktine kadar devam eder. Allah dilediği gibi iner ve murad ettiğini
yapar.
“Onun
benzeri hiçbir şey yoktur. O, işiten ve görendir.” (Şûra,
11)
Ehl-i sünnet mensupları inanırlar ki, Allah hikmet
sahibidir. O’nun takdirinde de ve hüküm koymasında da bir hikmet vardır. Boş
yere hiçbir şey yaratmamış ve herhangi bir hüküm koymamıştır. Onun hükümleri
mutlaka bir hikmet ve yarar gözetilerek buyurulmuştur.
Yüce
Allah tevbeleri
O,
yapılan az şeylere bile iyilikle bol bol karşılık verendir. Verdiği nimetlere
şükredenlerin nimetini fazl-ı keremiyle ziyadeleştirir.
Ehl-i
sünnet mensupları Yüce Allah’ı kendisinin ve peygamberinin bildirdiği
özellikleriyle (sıfatlarıyla) tanırlar.O’nun mükemmel bir hayatla var olması,
işitmesi, görmesi mükemmel bir kudret, azamet ve ululuğa sahip olması, celâl,
cemâl ve mutlak hamd sahibi olması zâti sıfatlarındandır.
• Merhamet etmesi, rıza göstermesi,
gazap etmesi ve konuşması O’nun kudret ve dilemesine tealluk
Kur’ân yaratılmış değildir ve Allah kelâmıdır. Kur’ân
ondan (gelmeye) başlamış, yine ona dönecektir. Allah dilediğini yapma sıfatına
öncedende sahipti, şu anda da sahip, gelecekte de sahiptir. Dilediği şekilde
konuşur. Dinî, cezaî ve kaderi ilgilendiren konularda kullarına hükmedendir. O
mâlik olan ve hükmedendir. O’ndan başka ne varsa onun mülkü ve onun hakkında
hüküm verdikleridir. Kullarından hiçbiri onun mülkünden ve hükmünden dışarı çıkamaz.
Ehl-i
sünnet mensupları Kur’ân’da bildirildiği ve sünnette tevâtür derecesinde haber
verildiği üzere olmak üzere müminlerin (âhirette) Allah’ı apaçık bir şekilde
göreceklerine, O’nu görme ve O’nun rızasına kavuşma nimetinin nimetlerin ve
zevklerin en büyüğü olduğuna inanırlar.
Îmânsız,
tevhid inancı olmaksızın ölen, sonsuz olmak üzere cehennemde kalacaktır. Büyük
günah (kebâir) işlemiş olan kimseler, tevbe etmeden, işledikleri günaha
kefaret olacak bir şey gerçekleşmeden ölürse ve kendisi için bir şefaat söz
konusu değilse cehenneme girseler de orada ebedi kalmazlar. Kalbinde zerre
ağırlığınca îmân bulunan kimse cehennemde sonsuza dek kalmaz. Mutlaka oradan
çıkar.
Îmânın, kalpteki inancı ve kalbin
yaptığı işleri, organların yaptığı işleri ve dil ile söylenen sözleri kapsamına
alan bir isim olduğuna inanırlar. Îmânın
kapsamına giren şeyleri en mükemmel bir şekilde yerine getiren gerçek mümindir. Böyle bir mümin sevap
elde etmeye hak kazanır, cezaya uğramaktan kurtulur.Îmân kapsamına giren şeyleri eksik
yapan kimsenin îmânı, eksiklik oranında noksan olur. Bundan dolayıdır ki, îmân
yapılan hayır ve taât ile artar, kötülük ve günah ile eksilir.
Ehl-i
sünnet mensuplarının ana kurallarından birisi Allah’tan yardım istemekle
birlikte dünya ve din işlerinde faydalı olan konularda ciddi bir şekilde çalışmaktır.
Bu kimseler Allah’tan yardım isteyerek yararlı işler yapmakta titiz bir
şekilde çalışırlar.Böylece bütün davranışlarında sırf Allah için ihlâslı hareket
ederler.İbadet ettikleri zat olan Allah’a
karşı ihlâslı olmak, peygambere uymak ve kendi yollarına uyan inananlara karşı
samimi olmak hususunda Allah’ın Rasûlüne uyarlar.
Ehl-i
sünnet mensupları Muhammed’in Allah Teâlâ’nın peygamberi ve kulu olduğuna şâhitlik
ederler. Allah onu hidâyetle ve tüm dinlere üstün gelmek üzere hak din ile
göndermiştir. Peygamber, müminlere canlarından daha üstündür. O, peygamberlerin
sonuncusudur.Allah onu insan ve cin topluluklarına;uyarıcı,müjdeci, Allah’ın
izniyle bir davetçi ve nur saçan bir ışık kaynağı olarak göndermiştir. Allah
onu din ve dünyanın ıslahı için ve yaratılmışların Allah’a ibadet görevini
yerine getirmesi ve mevlânın rızıklandırmasından yardım alarak bunu
gerçekleştirmeleri için göndermiştir.
Ehl-i
sünnet mensupları bilirler ki, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- yaratılmışların
en bilgilisi, en doğrusu, en samimisi ve söz söyleme sanatında en büyüğüdür.Müslümanlar
onu büyük sayar ve severler. Onun sevgisini bütün yaratılmışların sevgisinden
öne alırlar. Dinin asıl ve detaylı meselelerinde ona uyarlar. Onun sözünü ve
davranışlarını tüm yaratılmışların davranış ve sözlerinden öncelikli olarak
benimserler.
Ehl-i
sünnet mensupları şuna inanırlar: Allah, başka hiçbir kimse için söz konusu
olmayacak şekilde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in kişiliğinde
faziletleri, özellikleri ve mükemmellikleri toplamıştır. O, makam bakımından yaratılmışların en yüce makama sahip olanı,
en büyük mevki sahibi olanı ve yaratılmışların bildiği bütün faziletlerde en
mükemmel olanıdır. O, ne kadar iyilik varsa hepsinin yollarını ümmetine
göstermiş, ne kadar kötülük varsa bunlardan ümmetini sakındırmıştır.
Ehl-i
sünnet mensupları, Allah’ın indirdiği bütün kitaplara ve gönderdiği bütün peygamberlere inanırlar.Allah’ın
peygamberleri arasında hiç birisini ayrıcalıklı görüp peygamberler arasında
ayırım yapmazlar.
Onlar
bir bütün halinde kadere inanırlar. Şöyle ki: İnsanların iyisiyle kötüsüyle
tüm yaptıklarını Allah’ın bilgisi kuşatmış, hepsi onun kaleminden yazılarak
çıkmış, O’nun dilemesiyle gerçekleşmiş, bunlardan her birinin bir hikmetle
ilgisi bulunagelmiştir. Allah kullarından her biri için güç ve irade yaratmıştır.
Onlar bu güç ve irade ile diledikleri gibi sözlerini ve işlerini gerçekleştirmektedirler.
Allah kullarını bir şey yapmak ve söylemek hususunda zorlamamıştır. İnsanlar
eylemlerini kendi seçimleriyle yapmaktadırlar. O, özellikle mümin kullarına
imanı sevdirmiş ve onu gönüllerine süslemiştir. Adalet ve hikmeti gereği onlara
küfür, isyan ve günahı kerih göstermiştir.
• Ehl-i sünnetin temel prensiplerinden
birisidir ki, onlar Allah için, Allah’ın kitabı, peygamberi ve tüm Müslümanlar
için ihlâs ve samimiyet beslerler. Dinin gerekli kıldığı iyiliği emreder,
kötülüklere engel olurlar. Ana-babaya iyilikle muamele etmeyi sıla-i rahimde
bulunmayı, komşulara, emri altında bulunanlara ve çalıştırdıkları kimselere,
hak sahiplerine ve tüm yaratılmışlara iyilik yapmayı emrederler.
• Ehl-i sünnet mensupları iyi ve
güzel ahlaka (her fırsatla) çağrıda bulunurlar, kötü ve düşük ahlaka engel
olurlar.
• Onlar, inanırlar ki müslümanların
iman ve inanmada kesinlik bakımından en mükemmeli, işleri ve ahlakı en güzel
olan, sözü en doğru olan, hayır ve fazilete en çok yönelen ve her türlü rezillikten
en çok uzak olandır.
• Onlar, peygamberlerden geldiği
gibi bütün özellikleri ve tamamlayıcı unsurlarıyla din esaslarının yerine getirilmesini
emreder, dinî bakımdan eksiklik ve bozucu özelliği olan şeylerden sakındırırlar.
• Allah yolunda cihad
iyileriyle, kötüleriyle bütün yöneticiler ile birlikte kıyamete dek
kesintisizdir, devamlıdır görüşündedirler. Cihad dinin en yüksek noktası,
zirvesidir. Cihad iki kısımdır: İlim ve delil cihadı ve silahlı cihad. Her
türlü imkân ve güç yeten her yol ile dini savunmak her müslümana farzdır.
• Ehl-i sünnet mensuplarının ana
kurallarından birisi Müslümanları birlik ve beraberlik halinde olmaya teşvik
etmek, bütün Müslümanları gönül beraberliği içinde bulundurmaya çalışmaktır.
Ayrıca parçalanmaktan düşmanlık ve çekişmekten sakındırmakta böyledir.
Müslümanlar bunları gerçekleştirmek için her yola başvururlar.
• Ehl-i sünnet mensuplarının prensiplerine
göre halka kanı,
• Onların inancına göre ümmetlerin
en faziletlisi Muhammed ümmetidir. Muhammed ümmetinin en faziletlisi Allah
Rasûlünün ashabıdır. Ashab arasında raşid halifeler, cennetlik oldukları
peygamberin tanıklığı ile bildirilen on sahabî, Bedir savaşına katılanlar, Rıdvân
Bîatına katılanlar, muhacir ve ensardan ilk Müslüman olanların özel bir yeri
vardır. Müslümanlar Allah Rasûlünün ashabını severler ve bunu Allah’ın dininin
gereği olarak yaparlar. Ayrıca sahabeye ait güzellikleri yayar, haklarında
söylenen kötülükleri dile getirmezler.
• Onlar
dinlerinin gereği olarak hidâyete yönlendiren alimlerine, adaletten
ayrılmayan yöneticilerine, dini bakımdan yüksek makamda olanlara ve çeşitli
alanlarda diğer Müslümanlardan üstün durumda olanlara saygı gösterirler. Müslümanlar
bu sözü edilenlerin şüpheden, şirkten, parçalanıp bölünmek-ten, nifaktan ve
kötü ahlaktan korun-masını Allah’tan
isterler. Allah’ın bunları peygamberlerinin dini üzerinde ölünceye kadar
sabit kılmasını dilerler.
Ehl-i
sünnet bu genel kurallara inanıp, itikad ederler ve bu genel kurallara
çağrıda bulunurlar.
TEVHİD
İNANCININ FAZİLETLERİ
1- Tevhid dünya ve ahirette sıkıntılardan
kurtulmanın, dünya ve ahiret cezasını savuşturmanın en büyük sebebidir.
2-
Tevhid cehennemde ebedi kalmaya engeldir. Böyle bir imanın zerre kadarının kalpte bulunması cehennemde
ebedi kalmaya manidir. Tevhid inancı kalpte kemâl derecesine ulaşırsa cehenneme
girmeyi tamamen ortadan kaldırır.
3-
Tevhid inancına sahip olan kimse dünya ve ahirette kâmil bir hidâyete ve tam
bir güvene erer.
4-
Tevhid inancı Allah teâlâ’nın rızasına ve sevabına nail olmanın yegâne
sebebidir. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in şefaatiyle en ziyade mutlu
olacak kimse, ihlâslı olarak can-ı gönülden “la ilahe illallah” diyen kişidir.
5-
Açık ve gizli bütün işlerin ve sözlerin Allah katında makbul olması, bunlara
sevap verilmesi ve mükemmellik derecesine ulaşması tevhid inancına bağlıdır.
Tevhid inancı güçlendikçe Allah için ihlâs kuvvetlendikçe yukarda sözü edilen işler
tamam olur ve mükemmelliğe ulaşır.
6-
Tevhid inancı kalpte mükemmelleştiği zaman Allah bu tevhidin sahibine imanı
sevdirir ve güzel gösterir. Kafir olmayı, fasıklığı ve isyanı sevimsiz
göstererek onu doğru yola erenlerden kılar.
7-
Tevhid inancı kulun karşılaştığı güçlükleri hafifletir ve acılarını dindirir.
Kul tevhid inancının kemale erme oranında güçlükleri ve acıları geniş bir
kalple ve huzurla karşılar. Allah’ın takdiri ile yaşadığı kaderin acılarını
teslimiyet ve rıza ile
Tevhid
inancının en büyük faziletlerinden birisi insanı yaratılmışlara köle olmaktan
çıkarıp hürriyete kavuşturmasıdır. Ümit ve korkusunu ve yaptıklarını
yaratılmışlarla ilintili kılmaz. Gerçek izzet ve yüce şeref işte budur. Tevhid
inancına sahip olan kimse bununla beraber sadece Allah’a ibadet eder ve onu
Rab
8-
Allah tevhid inancına sahip olanlardan dünya ve ahiret kötülüklerini
uzaklaştırır. Onlara iyi bir hayat ve huzur verir. Huzur Allah Teâlâ’yı anmakla
gerçekleşir. Bu söylediğimiz ifadelerin delilleri Kur’ân’da ve Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’in hadis-i şeriflerinde pek çoktur, bilinen
şeylerdendir.
Allah, en iyi bilendir.
TEVHİD
İNANCININ FAZİLETİ ve ONA AYKIRI OLAN ŞEYLERDEN SAKINMAK[2]
Allah’a
hamd, O’nun peygamberine salât ve selam…
Allah yolunda kardeşim olan okuyucu!
Tevhid
inancı tüm peygamberlerin çağrıda bulunduğu ilk görevdir. Peygamberlerin
davetlerinin aslı tevhiddir.
Allah-u
Teâlâ:
“Andolsun
ki biz ‘Allah’a kulluk edin ve tağutdan sakının’ diye (emretmeleri için) her
millete bir rasûl gönderdik.” (Nahl, 36)
buyurmuştur.
Tevhid Allah’ın kulları üzerinde ki en büyük hakkıdır.
Buhârî ve Müslim’de Muâz radiyallâhu anh’dan Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
“Allah ’ın kulları üzerinde ki hakkı, ona ibadet etmeleri
ve hiçbir şeyi ona ortak koşmamalarıdır.”
Tevhid inancını gerçekleştiren cennete girer. Tevhid
inancını bozan ve ona aykırı olan bir şeyi yapan veya böyle bir şeye inanan
kimsenin yeri cehennemdir. Tevhid uğruna Allah, peygamberlere, halkları tevhid
inancına itikat edinceye kadar onlarla savaşmalarını emretmiştir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:
“İnsanlar lâ ilâhe illallah deyinceye
kadar onlarla savaşmakla emrolundum.”[3]
Tevhidin gerçekleşmesi dünya ve ahiret saadetinin
sebebidir. Tevhide aykırı davranmak, bedbahtlık
yoludur. Tevhidin gerçekleşmesi ümmetin birliğini tek saf halinde ve söz
birliği içinde olmanın yoludur. Tevhid inancında meydana gelecek ihlâl edici
(bozucu) bir davranışı ayrılık ve parçalanma sebebidir.
Kardeşim,
-Allah
1-
“La ilahe illallah” cümlesinde ifade edilen manayı; neyin isbat edilip, neyin
nefyedildiğini bilmek. Sonuç itibariyle bu cümle ile söylenen “Allah’tan
başka hakkıyla kendisine ibadet edilecek hiçbir ilah yoktur” gerçeğidir.
2-
Tevhid kelimesinin ifade ettiği söylemin, kesin şüphe götürmez olduğunu bilmek
3-
Kalbi ve dili ile tevhid kelimesinin gereğini
4-
Tevhid kelimesinin ifade ettiği gerçeğe boyun eğmek.
5-
Tevhid kelimesini dil ile söylerken kalp ile uyum içinde olarak doğruluk ilkesine
uymak.
6-
Gösterişin zıddı olan ihlâs prensibine uymak.
7-
Tevhid kelimesini ve onun gereği olan sonuçları sevmek.
Allah
yolunda kardeşim olan okuyucu! Tevhidi gerçekleştirmenin ve şartlarının
hepsini yerine getirmenin gerekli olduğu gibi Allah’a ortak koşmaktan
(şirkten); Allah’a ortak koşmanın küçük büyük her türünden ve buna yol açacak
kapı ve giriş yerlerinden korkup sakınmamız da gereklidir. Zira şirk en büyük
zulümdür.[4]
Allah, şirk dışında kulun yaptığı her şeyi bağışlayıp af eder.Şirke düşenin
yeri cehennemdir. Allah ona cenneti haram kılar.
“Allah
kendisine ortak koşulmasını asla
bağışlamaz. Bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa,
48)
Ey
kardeş!
1-
Türü ne olursa olsun; bakır, tunç, demir veya deriden yapılmış ip veya halka
şeklinde bir nesneyi başına gelecek bir belayı kendisinden uzaklaştırıp
savuşturacağı niyetiyle takınmak.
2-
Bid’at içeren muska takmak ve okuma işlemi yapmak. Anlaşılmaz söz ve tılsımlar,
büyü bozmak yahut hastalığın ne olduğunu belirlemek üzere cinlerden yardım
almak, insan veya hayvana muska takmak bid’at kapsamındadır. Muskada yazılı
olan şeyler ister anlaşılmaz söz ve yazılardan olsun, ister Kur’ân ve hadiste
geçen sözlerden olsun durum aynıdır. -Sahih olan görüşe göre Kur’ân ve hadiste
geçenler de böyledir.- Zira bu tür muskaların takılması şirk
sebeplerindendir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“(Allah’a ortak koşacak şeylerden oluşan) rukye/okumalar, muska takmak
ve (iki karşı cinsi birbirine sevdireceği düşünülerek) büyü yapmak
şirktir.”[5]
Araba
içerisine üzerinde “âyete’l-kürsî” veya “Allah” yazılı bir kâğıt parçası yahut
bakır veya demir parçasını veya Kur’ân-ı Kerim’i, onu koruyacağı inancıyla veya
nazar değmesini engelleyeceğine inanarak koymak da böyledir. El ayası şeklinde
bir parçaya göz resmi yaparak, nazar değmesine engel olacağı inancı ile bir
yere koymak câiz değildir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-:
“Her kim (koruyacağı inancı ile) bir
şey(i üzerine) asarsa, (o kişiye Allah yardım etmediği gibi, o
kimse) astığı şeye havâle edilir” buyurmuştur.[6]
3-
Tevhid inancını bozan şeylerden birisi de şahısları mübarek sayarak onlara el
sürmek, onlardan bereket ve kendilerine
mübareklik geleceğine inanmaktır. Ağaç ve taşlara karşı böyle bir inanç
beslemek ve bu şekilde davranmak da böyledir. Hatta aynı inançla Kâbe’ye el
sürmek dahi böyledir. Ömer radiyallâhu anh Haceru’l-Esved’i öperken şöyle
demiştir:
"Ben
biliyorum ki sen ne zarar, ne de fayda veren bir nesnesin. Seni Peygamberin öptüğünü görmeseydim ben öpmezdim.”
4-
Tevhid inancına aykırı davranışlardan biri de Allah’tan başka birisi için
kurban kesmektir. Faydalarını sağlamak veya zararlarını uzaklaştırmak için
evliya, şeytan veya cinlere kurban kesmek gibi. Allah’tan başkası için kurban
kesmek câiz olmadığı gibi, Allah’tan başkası için kurban kesilen yerde kurban
kesmek de câiz değildir. İsterse kurban kesenin maksadı, Allah için kurban
kesmek olsun. Bu hükmün gerekçesi, şirke açılacak her yolu kapamaktır.
5-
Allah’tan başka birisi için adakta bulunmak da tevhide aykırı şeylerdendir.
Zira adakta bulunmak ibadettir. Bu ibadetin Allah’tan başka birisi için yapılması
câiz değildir.
6-
Allah’tan başka birisine sığınmak veya böyle birinden (derdine derman olmak
üzere) yardım istemek de böyledir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, İbn Abbâs radiyallâhu anh’a şöyle
buyurmuştur:
“İstediğin
zaman Allah’tan iste. Yardım istediğinde Allah’tan yardım iste.”
Cinlere (yardımlarını istemek üzere) dua etmenin yasaklandığını bu hadisten
öğrenmiş oluyoruz.
7-
İyi kimselere ve evliyaya olduğundan daha yüksek bir mertebe vere-rek bu kimseler hakkında aşırı gitmek de
tevhid inancını ihlâl eden şeylerdendir. Bu davranış, adı geçen kimselerin
ululaştırılması, peygamber derecesine çıkarılması veya onların günah
işlemekten korunduklarını sanmakla meydana gelir.
8-
Kabir etrafında tavaf etmek de tevhide aykırıdır. Böyle bir hareket şirktir.
Kabrin yanında namaz kılmak câiz değildir.Çünkü bu şirke açılan bir yoldur.Buna
göre kabir hedef alınarak namaz kılmak ve ibadet etmek nasıl olabilir? Allah
korusun!
9-
Tevhid inancının korunması için kabir üzerine bina, kubbe, türbe, mescid gibi
şeylerin inşa edilip yapılması ve kabirlerin boyanması yasaklanmıştır.
10-
Tevhid inancına aykırı şeylerden biri de büyü; büyücü, gelecekten haber veren
ve falcılık yapan kimselere başvurmaktır.Büyücüler kâfirdirler. Onlara giderek
onlardan istekte bulunmak câiz değildir. Bunlardan bazıları “evliya” veya
“şeyh” olarak isimlendirilmiş olsa da hüküm aynıdır.
11-
Tevhid inancını ihlâl eden şeylerden birisi de uğursuzluk anlayışıdır. Bu
anlayışa göre kimileri birtakım kuşları, baykuşu, bazı günleri veya belirli bir
ay’ı yahut kişiyi uğursuz sayar(ak bunları görmek veya bunlarla karşılaşmak
durumunda başlarına bir şey geleceğine inanırlar.) Hadis-i şerifte ifade
buyurulduğu üzere uğursuzluk inancı şirktir.[7]
12-
Tevhidi ihlal eden şeylerden biri de doktor, ilaç üzerine düşen görevi yapmak
ve diğerleri gibi sebeplere bağlanıp Allah’a tevekkül etmemektir. Meşrû
(makbul) olan sonuna kadar sebepleri yerine getirip -doktor, ilaç, rızık elde
etmek gibi- kalbi bu sebeplere değil, Allah’a bağlamaktır.
13-
Yıldız falı da tevhidi ihlâl eden şeylerdendir. Bu aynı zamanda yıldızları
yaratılış amacından başka bir alanda kullanmaktır. Yıldızlar (veya başka araçlar)
geleceği veya yok olan bir şeyi bilip öğrenmek için kullanılamaz. Bunların
hiçbirisi câiz değildir.
14-
Yıldızları, bazı yıldızların hareketini ve mevsimleri araç kılarak yağmur
yağmasını isteyip bunların yağmuru vaktinden önce yağdırdığına veya yağmuru
geciktirdiğine inanmak da tevhidi bozar. Bilakis yağmuru yağdıran veya yağmasına
engel olan ancak Allah’tır. O halde de ki: “Allah’ın fazlı ve rahmetiyle bize
yağmur yağdı.”
15-
Kalp ile yapılan ibadet türlerinden olan bir şeyi, Allah’tan başka biri için
yapmak da tevhide aykırıdır. Mutlak sevgi ve mutlak korku gibi kalp ile gerçekleşen
bir olguyu yaratılmışlara mahsus kılmak gibi.
16- Allah’ın azap ve cezasına uğrayacağından
yana güven içinde olmak veya Allah’ın rahmetinden ümit kesmek de tevhidi ihlâl
eder. O halde Allah’ın sana ceza vermeyeceğinden emin olma.O’nun rahmetinden
de ümit kesme.Cezaya uğramakla, rahmete nail olma arasında bir mertebede ol.
17-
Allah’ın takdiri ile gerçekleşen kader karşısında sabretmeyip, tepkili
davranarak kadere karşı çıkmak da tevhid
inancını ihlâl eder. “Bunu bana niçin yapıyorsun Allah’ım” “Filana bunu niye
yaptın ya Rabbi!” “Allah’ım! Bütün bunlar niçin?” gibi sözler sarf ederek
feryat figan edip, yakasını yırtarak (ölüm karşısında) maniler söylemek gibi.
18-
Dünyalık bir iş yaparken bile olsa gösteriş ve nam maksadı ile davranmak da tevhidi
ihlâl eder.
19-
Yöneticilere ve âlimlere helâl bir şeyin haram kılınması; haram bir şeyin de
helâl kılınması hususunda itaat etmek tevhid inancına aykırıdır. Böyle bir
durumda onlara itaat etmek şirktir.
20- Aşağıdaki sözler tevhid inancını ihlâl eder: “Allah
diledi ve sen diledin.” “Allah ve filan kimse olmasaydı şöyle şöyle olurdu.”
“Allah’a ve filan kimseye tevekkül ettim.” Bu gibi sözlerde vacip olan araya
“sonra” kelimesini koyarak söylemektir. (Allah diledi sonra sen diledin gibi)
Çünkü Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-, insanlar
yemin etmek istedikleri zaman “Kâbe’ye yemin ederim yerine” Kâbe’nin Rabbine
yemin ederim demelerini; “Allah diledi ve sen diledin" yerine, Allah diledi sonra sen diledin, demelerini
emir buyurmuştur.[8]
21-
Çağa, zamana, günlere ve aylara sövmek de tevhid inancını ihlâl eder.
22-
Din, peygamberler, Kur’ân veya hadis ile alay etmek tevhid inancına aykırıdır.
Din alimi ve dini iyi bir şekilde yaşayan kimselerle alay etmek de böyledir.
Çünkü bu kimseler yaşayışlarında (ve sahip oldukları bilgiler arasında)
Peygamberin sünnetini üzerlerinde taşımaktadırlar. Ayrıca sakal, misvak,
giysilerinin (sünnete uygun olarak) ayak bileğinden yukarıda olması gibi.
Peygamberimizin sünneti kendilerinde görülmektedir.
23- “Abdunnebî” “Abdulkâbe” veya “Abdulhüseyin”
gibi isimlerle isimlendirilmek de tevhide aykırıdır.Bütün bu isimler câiz
değildir. (Zira bu isimlerde ki “abd” kelimesi kul manasında olup, anlamları
“Nebinin kulu” “Kâbe’nin kulu” “Hüseyin’in kulu” demektir.) Bilakis kul
olmanın sadece Allah için olduğunu bildiren
“Abdullah” veya “Abdurrahman” gibi isimler verilmelidir.
24-
Canlı varlık türünden birinin resmini yapmak, bu resme saygı göstererek
toplantı yerlerinde veya başka yerlerde duvarlara asmak tevhide aykırıdır.
25- Giysiler üzerinde haç (ıstavroz) işareti bulundurmak
veya bunun resmini giysi üzerine yapmak ve onu kabul eder, benimsercesine
giysinin üzerinde bırakmak da tevhid inancına aykırıdır. Vacip olan haç
işaretini silmek veya şekli kırıp bozmaktır.
26- Kâfir ve münafık kimseleri dost edinip bunlara saygı gösterip yücelterek onlara “efendi” anlamında “seyyid” demek ve
sevgi besleyerek içli dışlı olmak tevhid inancına aykırıdır.
27- Allah’ın
indirdiği hükmün dışında bir kanunu uygulamak, (insanlar tarafından ortaya
konan) kanunları Allah’ın hükümlerinden daha elverişli olduğuna veya kanun da
din gibidir yahut kanun dinin hükümlerinden daha güzeldir ve zamana göre daha
uygundur inancıyla, kanunları muhkem din hükümlerinin yerine koymak da tevhide
aykırı olup, onu ortadan kaldırır.
28-
Allah’tan başka varlıklara, mesela peygambere, emanete veya başka şeylere
yemin etmek de tevhidi ihlâl eden şeylerdendir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor
ki:
“Kim ki Allah’tan başka bir şeye yemin ederse
kafir olur veya şirk (Allah’a ortak) koşmuş olur.”[9]
Buraya
kadar söylediklerimden sonra derim ki: Müslüman kardeşim! Tevhidi
gerçekleştirmek bize farz olduğu gibi tevhide zıt ve aykırı olan şeylerden sakınmamız
da farzdır. Aynı zamanda “fırka-i Naciye” (kurtulan topluluk) olarak bilinen
ehl-i sünnet ve’l-cemaat yolu üzere olmamız da kesinlikle gereklidir. Bu yol
Muhammed ümmetinin sahabe ve onlara uyan selefin (ilk dönem Müslümanlarının)
yoludur. Bu yol, bütün inanç ve davranış yönlerini içine alan bir yoldur. Ehl-i
sünnetin inanç bağlamında Allah’ın isimleri ve sıfatları hususunda
kendilerine has bir yolu olduğu gibi davranış, ahlak, muamele ve ibadetlerde;
hayatın bütün yönlerini içine alan kendilerine özel bir yolları vardır. Bundan dolayıdır ki, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:
“Bu
ümmet gelecekte yetmiş üç fırkaya (guruba) ayrılacaktır. Bir tanesi dışında
hepsi cehennemdedir.” O bir gurup kimdir? diye sorulması üzerine: “Onlar,
şimdi benim ve ashabımın yaşamakta olduğu gibi bir yol üzere olanlardır” buyurdu.
Peygamber “onlar, şöyle şöyle söyleyenlerdir” buyurmamış, lakin “onların her
şeyde Rasûlullah’ın ve ashâbının yoluna uyan kimseler olduğunu”
ifade buyurmuştur.
Kardeşim!
Buna göre aşağıdaki hususlar senin vazgeçilmez görevindir. Bu hususlar sana farzdır:
1-
Allah-u Teâla’nın sıfatları konusunda aziz ve celil olan Allah’ı o, kendisini
nasıl vasıflandırıyorsa, peygamberi O’nu nasıl vasıflandırıyorsa hiçbir değişiklik,
herhangi bir şeye benzerlik ve keyfiyet sözkonusu olmaksızın, sen de öyle vasıflandırmalısın.Öyle
ise Allah Teâlâ’nın kendisi ile ilgili olarak bildirdiği nefyden başka bir nefy
de yoktur, hiçbir şeye benzemesi de söz konusu değildir.
Nitekim
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“O’nun benzeri hiçbir şey yok-tur. O
hakkıyla işiten ve görendir.” (Şûra, 11)
2- Kur’ân yaratılmış olmayıp Allah kelâmıdır. Kur’ân
ondan (gelmeye) başlamış, yine O’na dönecektir.
3-
Kabirde ki haller ve diğer durumlar gibi ölümden sonra olacak şeylere inanmak
gereklidir.
4-
İmanın hem söz, hem eylem ile ortaya konulan bir keyfiyet olup itâatla artar,
günah işlemekle azalır olduğuna itikat etmek gereklidir.
5- Biz müslümanlar Allah’a ortak koşmak (şirk) dışında
bir günah işleyen kimseye işlediği günahı helal saymadıkça “kâfirdir” demeyiz.
Büyük günahı (kebi-reyi) işleyen kimse tevbe ederse, Allah onun
tevbesini kabul eder. Tevbe etmeden ölürse onun durumu Allah’ın dilemesine
kalmıştır, dilerse af eder, dilerse azap eder, sonra cennetine koyar. Bu kimse
cehennemde ebedi kalıcı değildir. Ancak küfre ve şirke düşen böyle değildir.
Namazı terk etmek, küfürdendir.
6-
Ehl-i sünnet mensupları sahâbeyi büyük sayar, onları sever ve ehl-i beyt-ten
olan ve olmayan sahabenin hepsini dost bilirler. Sahâbeden hiç birinin günah
işlemekten korunduklarına inanmaz. Sahâbenin en faziletlisi Ebû Bekir’dir.
Sonra Hattab oğlu Ömer, sonra Affân oğlu Osman, sonra Ebû Tâlib oğlu Ali’dir.
Ehl-i sünnet mensupları sahabe arasında meydana gelen olaylar hakkında bir şey
söylemeyip susar. Sahâbenin (her biri) müçtehid olup, içtihadında isabet edene
iki mükâfat, içtihadında hata edene bir mükâfat vardır.
7-
Ehl-i sünnet mensupları evliyanın kerâmetine inanırlar. Evliya, Allah’ın sâlih
ve takvâ üzere yaşayan kullarıdır.
Allah
buyurur ki:
“İyi bilin ki, Allah dostlarına (velî kullarına) korku
yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır.”
(Yunus, 62-63)
8-
Ehl-i sünnet, kendileriyle birlikte namazı kılıp, Allah tarafından bildirilen
delillerle ispat edilen açıktan açığa bir kâfirliği görülmedikçe devlet başkanına
baş kaldırılmamasının farz olduğu görüşündedirler.
9- Onlar hayır ve şer kadere tüm mertebeleriyle
inanırlar. Ayrıca insanın hem kader ile yönlendirilip yürütüldüğüne, hem de
seçme hakkı bulunduğuna inanırlar. Böylece hem kaderin olma-dığını
söylememişler, hem insanın seçme hakkının olmadığını söylememişlerdir. Bilakis
kaderin de seçme hak ve imkânının var olduğunu söylemişlerdir.
10-
Ehl-i sünnet mensupları insanlar ve insanlık için iyi şeyleri severler. Onlar
insanların en hayırlısıdır. Hatta onlar insanlık ve insanlar için en adâletli
olan kimselerdir.
Allah’ın salât ve selâmı Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e olsun.
TEVHİD İNANCI KALPTE NASIL KÖKLEŞİR?[10]
GİRİŞ
Tevhidin Lügat Bakımından Tanımı:
“Tevhid
“vahhade” fiilinin masdarıdır.“Vahid” kökünden türetilmiştir. Konuşurken
“vahhadehu” ve “ehhadehu” ve “mütevahhid” denir ki (bir şeyi) tek kılan, tek
olduğunu ifade eden kimse demektir.
Tevhidin
Dinî Yönden Tanımı:
Tevhid, Allah’ın Rab ve ilah olarak tek olduğunu, O’nun
zâtından başka birinin böyle olmadığını, O’nun güzel isimleri ve yüce sıfatları
olduğunu benimseyip, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in Peygamber
olduğuna ve peygamberlerin sonuncusu olduğuna inanarak onun Allah’tan
getirdiğine uymaktır.
Tevhid’den
Maksat Nedir?
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye rahmetullâhi aleyh diyor ki:
“Peygamberlerin getirdiği tevhid, ulûhiyetin ancak ve
ancak tek olan Allah için sabit olduğunu ihtiva eder. Bu ise kendine ibadet
edilecek varlığın sadece Allah olduğuna şehâdet etmekle, ibadeti yalnız O’na
yapmakla, sadece O’na tevekkül etmekle, sevdiğini yalnız O’nun için sevip,
düşmanlık ettiğine yalnız O’nun için düşmanlık etmekle ve yapılan her şeyi
ancak O’nun için yapmakla olur. Tevhidden maksat yalnız Rabbin tek olmasından
ibaret değildir.
Tevhid
ile bağlantısı olmayan amellerin hiçbir değeri yoktur. Allah buyurur ki:
“Rablerine kafirlik edenlerin durumu
(şudur): Onların amelleri fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle
benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler. İşte bu (haktan) uzak sapıklığın
tâ kendisidir.” (İbrahim,
18)
Tevhidi
Öğrenmenin Hükmü:
Tevhid
hakkında bilgi edinmek kadın-erkek her müslümana farz-ı ayn’dır. Yüce Allah
buyurur ki:
“Bil
ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. (Ey Muhammed!) Hem kendinin, hem de mümin erkeklerin
ve mümin kadınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah gezip dolaştığınız
yeri de, duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed, 19)
Tevhidin
Üç Türü Vardır:
Birincisi:
Rubûbiyet
tevhididir. Bu, kulları ve rızıklarını yaratanın, onları öldüren ve yaşatanın
Yüce Allah olduğuna inanmaktır. Rubûbiyet tevhidi yaratma, rızık verme,
yaşatma, öldürme gibi işlerinde Allah’ın tek olduğunu benimsemektir. Esasen
bu tür tevhidi Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanındaki müşrikler, Hıristiyan
ve Yahudiler inkar etmemiş, kabul etmişlerdir. Rubûbiyet tevhidini eski zamanda
dehrî/maddeci inkârcılardan, günümüzde ise komünist inkarcılardan başkası inkar
etmemiştir.Tevhidin bu türü, beraberinde ulûhiyet tevhidi bulunmadıkça insanın
İslam dinine girmesini sağlamaz. Dünyada kanını ve malını korumaya almaz ve
ahi-rette cehennem ateşinden kurtarmaz. Rubûbiyyet tevhidi doğuştan insanla
birlikte var olandır. Nitekim hadis-i şerif’te: “Her doğan fıtrat (tek olan
Allah’ı tanıma kabiliyeti) üzere doğar. Daha sonra onun anası babası ya Yahudi
veya Hıristiyan veya Mecusî yapar” buyurulmuştur.
Rubûbiyyet
tevhidine Kur’ân’da pek çok kere işaret buyurulmuştur. Bunlardan birisi şu
âyet-i kerimedir:
“De
ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere
(onları yaratmaya) kim kadir olabilir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor? Diriden
ölüyü kim çıkarıyor? İşi kim idare ediyor? (Onlara bu soruları sorduğunda
“bütün bunları) Allah (yapıyor)” diyecekler. De ki: Öyle ise (onun azabından)
korkmuyor musunuz? İşte kudreti size anlatılan bu zât sizin gerçek Rabbiniz
olan Allah’tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra sapıklıktan başka ne kalır? O
halde nasıl (haktan sapıklığa) döndürülüyorsunuz?” (Yunus,
31-32)
İkincisi: Ulûhiyet
tevhididir. Bu, kulların dua, adak, kurban, ümit, korku, tevekkül, istekle
yönelme, çekinme ve sığınma gibi işlerini yaparken bu ibadetleri sadece tek
olan Allah için yapmasıdır. Bu tevhidin mahiyeti hem eski, hem yeni zamanda
müminler ile müşrikler arasında tartışma konusu olmuştur. Peygamberlerin
ümmetlerine getirdiği tevhid işte budur. Çünkü peygamberler, ümmetlerinin
zaten inanmakta olduğu rubûbiyet tevhidinin doğruluğunu onaylamışlar, onları
ulûhiyet tevhidine çağırmışlardır. Allah-u Teâlâ, Nûh peygamberden haber
vererek şöyle buyurur:
“Andolsun
ki biz Nûh’u kavmine (peygamber olarak) gönderdik. Onlara “ben (dedi) sizin
için apaçık bir uyarıcıyım. Allah’tan başkasına tapmayınız. Çünkü ben size
(gelecek) bir azaptan korkuyorum.” (Yunus, 25-26)
Yine
şöyle buyurur:
“Allah’a
ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” (Nisâ,
36)
Tevhidin
bu türü, Allah’ın kulları üzerinde farz olan hakkı, dinin en büyük emri,
yapılan işlerin esasıdır. Kur’ân bu tevhidin varlığından haber vererek, bunsuz
mutluluk ve kurtuluş olmayacağını açıklamıştır.
Üçüncüsü:
Esmâ ve Sıfat tevhidi. Bu tevhid isimleri ve sıfatları itibariyle Allah’ın
bizzat veya peygamberinin lisanıyla kendisinin nasıl olduğunu bildirmişse,
Allah’ı öylece benimsemektir. Bunun gerçekleşmesi O veya O’nun peygamberi
kendisini nasıl vasıflandırmışsa hiçbir değişiklik herhangi bir şeye benzerlik
ve keyfiyet söz konusu olmaksızın Allah için var olduğunu benimsemekle olur.
Uluhiyet
Tevhidinin Faziletleri:
Allah’ı
tek ibadet edilen yüce varlık olarak benimsemek, kayıtsız şartsız nimetlerin en
yücesi ve en fazietlisidir. Bu tevhidin fazileti ve verdiği sonuçlar sayıya
gelmeyecek kadar çoktur. Bunlardan bazılarını aşağıya alıyoruz:
1-
Bu tevhid, Allah’ın kullarına verdiği nimetlerin en büyüğüdür. Bu nimete
onları Allah hidâyet etmiştir. Nitekim bir adı da “nimetler” olan “Nahl”
suresinde ifade buyurulduğu üzere Allah tevhid nimetini bütün nimetlerden öne
alarak şöyle buyurmuştur:
“Allah
melekleri, kullarından dilediği kimseye kendinden bir vahiy ile ‘benden başka
tanrı olmadığına dair (kullarımı) uyarın ve benden korkun’ diye gönderir.”
(Nahl, 2)
2-
Bu tevhid insanların ve cinlerin yaratılış gayesidir. Allah şöyle buyurur:
“Ben
cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
(Zariyât, 56)
3-
Bu tevhid kitapların ve Kur’ân’ın indiriliş gayesidir. Bu hususta Allah şöyle
buyurur:
“Elif,
Lam, Ra. (Bu sana indirilen) hikmet sahibi (ve) her şeyden haberdar olan
(Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da (her yönüyle)
açıklanmış bir kitaptır. (Bu kitap size) Allah’tan başkasına ibadet etmemeniz
için (indirildi). Şüphesiz ki ben, O’nun tarafından size (gönderilmiş) bir
uyarıcı ve müjdeciyim.” (Hûd, 1-2)
4-
Tevhidin faziletlerinden biri, dünya ve ahirette sıkıntıdan kurtulmanın dünya
ve ahiret cezasının savuşturulmasının en büyük sebebidir. Nitekim Yunus
peygamberin olayında buna işaret vardır.[11]
5-
Tevhidin en önemli faydalarından biri, cehennemde ebedî kalmaya engel
olmasıdır. Kalpte hardal tanesinden daha az ağırlıkta tevhid inancının bulunması
bunu sağlar.
6-
Tevhid inancı kalpte kemal derecesine ulaşırsa cehenneme girmeyi tamamen
ortadan kaldırır. Nitekim Buhârî ve Müslim’de Utbân hadisinde böyle olduğu
bildirilmiştir.
7-
Tevhid, sahibine mükemmel bir hidâyet, dünya ve ahirette tam bir güven sağlar.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık
bulaştırmayanlar (var ya) işte güven onlarındır ve hidâyete erenler onlardır.” (En’âm, 82)
8-
Tevhid, Allah’ın rızasına ve sevabına nâil olmanın en büyük sebebidir.
9-
Muhammed’in şefâatiyle en ziyade mutlu olacak kimse ihlâslı olarak can-ı
gönülden “la ilahe illallah” diyen kişidir.
10-
Tevhidin faziletlerinden en büyüğü şudur ki açık ve gizli bütün işlerin ve
sözlerin Allah katında makbul olması, bunlara sevap verilmesi ve mükemmellik
derecesine ulaşması tevhid inancına bağlıdır. Tevhid inancı güçlendikçe Allah
için ihlâs kuvvetlendikçe yukarıda sözü edilen işler tamam olur ve mükemmelliğe
ulaşır.
11-
Tevhidin faziletlerinden biri de kul için iyi işleri yapmayı, kötü şeyleri terk
etmeyi kolaylaştırıp, musibet durumlarında teselli etmesidir. İmanında ve
tevhidinde ihlâslı olan kimseye tâat (ibadet)leri yerine getirmek kolaydır.
Çünkü bu kimse Rabbinin rızasını ve sevabını umarak tâatını yerine getirir.
Böyle bir kulun nefsine canının çektiği günahları terk etmek basit gelir. Zira
bu kimse Rabbinin gazabından ve acı verici gazabından ve acı verici azabından
korkar.
12-
Tevhid inancı kalpte mükemmelleştiği zaman Allah bu inancın sahibine imanı
sevdirir ve güzel gösterir. Kâfir olmayı ve fâsıklığı ve isyan etmeyi sevimsiz
göstererek onu doğru yola erenlerden kılar.
13-
Tevhid, kulun karşılaştığı güçlükleri hafifletir ve acılarını dindirir. Kul,
tevhid inancının kemâle ermesi oranında güçlükleri ve acıları geniş bir kalple
ve huzurla karşılar, Allah’ın takdiri ile yaşadığı kaderin acılarını teslimiyet
ve rıza ile kabul eder.
14-
Tevhidin en büyük faziletlerinden birisi, insanı yaratılmışlara köle olmaktan
kurtarıp hürriyete kavuşturmasıdır. Tevhid inancına sahip olan kimse ümit ve
korkusunu ve yaptıklarını yaratılmışlarla ilintili kılmaz. Gerçek izzet ve
yüce şeref budur. Kul tevhid inancıyla sırf Allah için ibadet eder. O’ndan başkasından
ümit beklemez ve O’nun dışında kimseden korkmaz. Ancak O’na yönelir ve O’na
tevekkül eder. Böylece kurtuluşu gerçekleşir ve felâha erer.
15-
Tevhidin bir fazileti vardır ki hiçbir fazilet buna yetişemez. Bu fazilet
şudur: Tevhid kalpte tamama erip mükemmel hale geldiği, tam ve kâmil bir
ihlâsla gerçekleştiği zaman, az bir amel işlese dahi kişinin ihlâslı tevhidi
sayesinde çok amel işlemiş gibi olur. İşleri ve sözleri hesaba, sayıya
gelmeyecek şekilde katlanarak değerlendirilir.
16-
Allah tevhid ehlinden olan kimse için dünyada fetih ve zafer elde etmesine
kefil olur. İzzet, şeref ve hidâyet elde eder. İşleri kolaylaşır, durumu
iyileşir, sözleri ve işleri doğru olanlardan olur.
17- Allah tevhid inancına sahip olanlardan dünya ve ahiret kötülüklerini uzaklaştırır. Onlara iyi bir hayat ve huzur verir. Bu söylediklerimizin Kur’ân ve hadiste delilleri pek çoktur. Tevhidi gerçekleştiren kimse bu faziletlerin hepsini, hatta daha fazlasını elde eder. Tevhidi gerçekleştirmeyen ise hiçbir fazilet elde edemez.
TEVHİDİ KALPTE KÖKLEŞTİREN SEBEPLER
Tevhid müminin kalbinde gelişen, dal budak salan bir ağaç
gibidir. Bu ağaç insanı Allah’a yaklaştıran tâatlar ile sulandıkça gelişmesi ve
güzelliği artar. Bu ağaç geliştikçe kulun Rabbine olan sevgisi, O’ndan korkusu
ve ümidi ziyadeleşir, O’na tevekkülü kuvvet kazanır.
Kalpteki
tevhid ağacının gelişmesini sağlayan sebepler şunlardır:
1-
Allah katında bulunan mükâfata ermek için onun emirlerine itaat etmek.
2-
Allah’ın cezalandırmasından korkarak günahları bırakmak.
3-
Göklerin ve yerin mülkünün kimin elinde olduğunu düşünmek.
4- Allah’ın isimleri, sıfatları ve bunların gereği,
eserleri ve O’nun kemâl ve celâlini gösteren hususlarda bilgi edinmek.
5-
Faydalı bilgiler edinip bunları uygulamak.
6-
Manasını ve ne kastedildiğini anlayıp düşünerek Kur’ân okumak.
7- Farz ibadetlerden sonra nafile ibadetlerle Allah’a
yaklaşmak.
8-
Dil ve kalp ile devamlı Allah’ı an-mak. (zikretmek)
9-
Kişinin sevdiği birden çok şey bir araya geldiği vakit, bunlar arasından
Allah’ın sevdiğini tercih etmek.
10-
Allah’ın görünür görünmez nimetleri hakkında düşünüp, O’nun kullarına ihsan
ve ikram edip nimet verici olduğunu görmek
11-
Allah huzurunda kırılgan kalpli olup O’na muhtaç olduğunu hatırdan çıkarmamak
12-
Allah’ın dünya semasına indiği vakit olan gecenin son üçte biri olduğu zaman
Allah ile başbaşa ol(duğunu düşün)üp bu vakitte Kur’ân okuyarak, bu durumu
tevbe ve istiğfar ile sona erdirmek.
13- İhlaslı, salâh ehli, iyi ve Allah’ı seven kimselerle
birlikte olup, onların sözlerinden ve davranışlarından faydalanmak.
14-
Kalbi ile Allah arasına girecek her sebepten uzak olmak
15-
Lüzumsuz ve faydasız olan sözleri, yemek yemeyi, birlikteliği ve bakmayı
bırakmak.
16-
Kendisi için neyi severse, din kardeşi için de onu sevmek ve nefsini buna
yöneltmek için gayret sarfetmek.
17- Müslümanlar hakkında kalbinde
kin duygusu bulundurmamak. Müslüman kalbini
kendini beğenmek,gurur, kibir, haset ve kinden arındırmalıdır.
18-
Allah’ın takdirine rıza göstermek.
19-
Nimete nail olursa şükretmek ve başına bir kötülük gelirse sabretmek.
20-
Günaha düşme durumunda Allah’a dönüş yapmak.
21-
Yakın akraba ziyareti, güzel ahlak,
başka-larına iyilik etmek gibi güzel amelleri çokça yapmak.
22-
Küçük büyük her işinde Pey-gambere uymak.
23-
Allah yolunda cihad etmek.
24- Kendisine ikramda bulunana hoş şeyler
söyleyip, onu hoşnut etmek.
25-
İyiliği emredip, kötülüğe engel olmak.
Allah’ım! Bizi tevhid üzere yaşatıp, mutlu olanlardan,
tevhid üzere vefat etti-rip şehitlik mertebesine erenlerden eyle.
Peygamberimize, O’nun ailesine ve ashabına Allah salât-u selam eylesin.
ÖNEMLİ
BİR KONU
Hamd
Allah’adır. O’na hamd eder, ondan yardım, bağışlanma ve hidâyet dileriz.
Nefsimizin şerrinden ve yaptık-larımızın kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Bir
kimseyi Allah hidâyete erdirirse, hiçbir kimse onu saptıramaz. Bir kimseyi de
Allah saptırırsa, onu hiçbir kimse hidâyete erdiremez.
Şahitlik
ederim ki tek olan Allah’tan başka ilah yoktur. Onun işlerinde, hükmünde rab
ve ilah oluşunda ortağı yoktur. Allah hak dinini onlara şeriat olarak vermiş,
onları bu dine yönlendirerek dininin hükümlerini kolaylaştırmış ve güçleri
yetmediği bir şeyle yükümlü tutmamıştır.
“Allah
her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler.” (Bakara,
286)
Yine şahitlik ederim ki Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem- Allah’ın kulu ve peygamberi, O’nun yarattıklarının en hayırlısıdır.
Allah onu tüm insanlığa peygamber olarak göndermiştir. Allah o peygamberiyle
insanlığı sapıklıktan hidâyete yöneltmiş, görmeyen gözlerini açmış, ümmetini
dünya ve ahirette hayırların ve mutlu olacakları şeylerin yolunu göstermiştir.
Aynı zamanda dünya ve ahirette ümmetinin zararına olan şeylerden
sakındırmıştır. Kendisi dünyadan ayrılırken ümmetini öyle bir aydınlıkta
bırakmıştır ki gecesi gündüz gibidir. Bu durumda ancak mahvolmuş bir kimse
yolunu sapıtabilir. Yüce Allah o peygambere, ashabına ve kıyâmete kadar onlara
uyup yollarından gidenlere salât ve selam eylesin.
Bu girişten sonra derim ki: Gerçek Müslüman söz olsun,
fiil olsun bütün işlerinde Allah ve Rasûlünün hükmünün ne olduğunu araştırır
ve ona uyar.
“…
bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları aşmayın.”
(Bakara, 229)
Haram
hususunda da şu âyete uyar:
“…
bunlar Allah’ın (yasak) sınırlarıdır. Sakın bunlara yaklaşmayın.”
(Bakara, 187)
İnsanların
Allah’ın ve O’nun peygamberinin hükmünü hiçe sayan, ileri attıkları (söz ve
anlayışları)na gelince: Bu hususta böyle görüş ve sözleri Müslüman biliyorsa
ona uymaz ve arkasına düşmez.
“Ey
Allah’ın Rasûlü!
O
halde mesele sadece temenni ve ümit etmekten ibaret değildir. Mutlaka bir
eylemde bulunmak, Allah’ın emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak gerekir.
İşte kişiyi cehennem ateşinden kurtarıp cenneti kazanma ile sonuçlanması ümit
edilen dosdoğru İslam’ın manası budur.
Ey
kardeşler! Şüphesiz bu dünyada yaşayan müslümanı şerre iten ve bu yolda
ilerlemesini isteyen ve hayırlı şeyler yapmasına engel olup, hayırdan
uzaklaştıran itici ve çekici güçler vardır. Bunlar şeytan, kişinin hevesi,
gaflet ve kötü arkadaştır. Öyle ise şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak, onun
vesvese ve dürtülerine aldırmamak hususunda titiz davranalım. Nefsimizin
hevesini bir kenara bırakalım. Ta ki heveslerimiz hayatımızda bir rol
oynamasın. Zira hevese uymak kesinlikle sapıklığın ta kendisidir. Allah şöyle
buyurur:
“…Onlar zanna ve nefislerinin aşa-ğı hevesine uyuyorlar.” (Necm, 23)
Ayrıca
sürekli bir uyanıklık içinde olmamız gerekir. İçinde bulunduğumuz sağlık ve
maddi nimetlere aldanmayalım. Bunlar bize Rabbimizin emirlerini unutturabilir.
Böylece ansızın yakalanıveririz de, biz gaflet içerisinde iken ölüm geliverir.
O zaman aşırı şekilde pişman oluruz. Lakin pişmanlık saati geçmiş olur.
Müslüman kardeşim, şer; şer ehli olan kişilerle arttığı
gibi, hayır da hayır ehli kimselerle ziyadeleşir. O halde seni kötü şeyler
yapmaktan sakındırıp, hayırlı şeyler yapmana yardımcı olacak iyilik ehli
kimselerle beraber olmak hususunda titiz ol. Ta ki kıyamet gününde:
“Ne
yazık bana! Keşke falancayı dost edinmemiş olsaydım! Çünkü zikir (Kur’ân) bana
gelmişken o, gerçekten beni ondan saptırdı. Şeytan insan (uçuruma sürükleyip
sonra) yapayalnız ve yardımcısız bırakmakta!” (Furkan,
28-29) demeyesin.
PEYGAMBERDEN YARDIM İSTEMENİN HÜKMÜ
Soru: Bazı
kimselerin “meded ya Rasûlallah!” veya “meded ya Nebiyallah” diye yüksek sesle
çığrıştıklarını işitmekteyiz. Bunun hükmü nedir?
Cevap: Bu
soruya Şeyh Abdulaziz b. Bâz şöyle cevap vermiştir: Bu söz büyük şirktir.
Anlamı peygamberden yardım istemektir. Peygamberin ashâbından ve onların
yolundan giden sünneti iyi bilenlerin icma ile ifade ettiklerine göre, melek
veya cin, görünmez varlıklardan, ölmüş olan peygamberlerden veya başka
kimselerden, putlardan, ağaçlardan, taşlardan, yıldızlardan ve benzerlerinden
yardım istemek aşağıdaki âyetlere göre büyük şirktir.
“Mescitler
şüphesiz Allah’ındır. O halde Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın.” (Cin,
18)
“…
İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nun-dur. O’ndan başka
yalvarıp durduklarınız, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değillerdir. Eğer
onları çağırsanız, sizin çağırmanızı işitmezler. Faraza işitseler bile, size
cevap veremezler. Kıyâmet günü de sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı reddederler.
(Bu gerçeği)
“Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya taparsa –ki
bu hususla ilgili hiçbir delili yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin
katındadır. Şurası muhakkak ki kâfirler iflah olmaz.” (Müminun, 117)
Bu
konudaki âyetler pek çoktur. Soruda sözü edilen iş Kureyşli kâfirlerin ve
diğerlerinin -evvel zamanda yaşayan müşriklerin- dinidir. Allah peygamberleri
ve onlara indirdiği kitapları, bu anlayışı reddetmek ve böyle bir şey yapmaktan
sakındırmak için göndermiştir. Aşağıdaki âyetler bunun delilidir:
“Andolsun
ki, biz ‘Allah’a ibadet edin ve putlardan sakının’ diye (emretmeleri için) her
millete bir peygamber gönderdik” (Nahl, 36)
“Senden
önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona ‘benden başka ilah yoktur; o halde
bana ibadet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25)
“Elif,
Lam, Ra. (Bu
“Bu kitabın indirilişi, aziz ve hikmet sahibi Allah
katındandır. (Ey Muhammed!) şüphesiz ki Kitab’ı
Allah
bu âyetlerde açıkça beyan etmiştir ki, O, ortağı olmaksızın sadece kendisine
ibadet edilmesi için peygamberler göndermiş, kitaplar indirmiştir. İbadetlerin
türü ne olursa olsun; dua, yardım istemek, korku, ümit, namaz, oruç, kurban ve
diğerleri sırf Allah için yerine getirilmelidir. Bu âyetlerde bildirilmiştir ki
Kureyş müşrikleri ve diğerleri,hak yol davetçisi olan peygamberlere ve
başkalarına şöyle diyorlardı: Biz o dost edindiklerimize ancak bizi Allah’a
yaklaştırsınlar diye tapıyoruz. Yani diyorlardı ki; “Biz onlara; onlar
yaratıcı, rızık verici ve kâinattaki olayları var edici olduğu için değil, bizim
için şefaatçi olsunlar, bizi Allah’a yakınlaştırsınlar diye tapıyoruz.” Allah
onları yalanlamış ve bu davranışları ile kâfir olduklarını Zümer suresi 3.
âyetinin sonundaki beyanı ile haber vermiştir:
“Allah,
ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Allah şüphesiz,
yalancı ve kâfir kimseyi hidâyete iletmez.” (Zümer, 3)
Demek oluyor ki Yüce Allah onların “Allah’tan
başka taptığımız dostlara/ev-liyaya sadece bizi Allah’a yakınlaştır-sınlar
diye tapıyoruz” sözlerini yalanlamış, “Allah şüphesiz, yalancı ve kâfir olan
kimseyi hidâyete iletmez” buyurarak, bu inançlarıyla kafir olduklarına
hükmetmiştir.
Yüce
Allah, Yûnus sûresinde bir başka âyette,
“Allah’tan
başka taptıklarına “onlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”
dediklerini bildirmiştir:
“Onlar
Allah’ın yanı sıra kendilerine ne zarar, ne de fayda verecek şeylere tapıyor
ve ‘bunlar, Allah katında bizim şefaatçılarımızdır’ diyorlar.”
Allah
bunları yalanlayarak şöyle buyurmuştur:
“De
ki: Siz Allah’a göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?
Hâşâ! O, onların ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.” (Yûnus,
18)
Azîz
ve Celîl olan Allah, Zâriyat sûresinde insanları ve cinleri tüm varlıklardan
başka tek Allah’a ibadet etmeleri için yarattığını bildirmiş;
“Ben
cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
(Zâriyat, 56) buyurmuştur.
İnsan
olsun, cin olsun hepsine farz olan, sadece Allah’a ibadet etmeleri, O’na
yaptıkları ibadeti ihlâslı yapmaları, Allah’tan başka peygambere veya başkalarına
tapmaktan sakınmalarıdır. Bunlardan imdat istenmediği gibi başka türden
ibadetlerin de Allah’tan başkasına yapılmayacağı yukarıda geçen âyetler ve bu
manadaki diğer âyetler uyarınca, gerek peygamberimizden, gerekse diğer peygamberlerden
gelen rivâyetler uyarınca ortadadır.Zira onlar insanları tek ibadet edilecek
Allah’a ibadet etmeye davet etmişler. İbadeti başkalarına değil, sadece Allah’a
tahsis etmeğe yönlendirmişlerdir. Ayrıca insanları şirkten ve Allah’tan
başkasına ibadet etmekten sakındırmışlardır.
İslam
dininin temeli budur. Allah bu temele dayalı olarak peygamberler göndermiş,
kitaplar indirmiş, insanları ve cinleri bu esasın yerine gelmesi için yaratmıştır.
Kim peygamberlerden veya başkasından medet bekler, yardım ister veya onlara
yakın olmak için herhangi bir ibadet yaparsa, Allah’a şirk koşmuş ve Allah ile
birlikte bir başkasına ibadet yapmış olur. Böyle yapan kimse aşağıdaki
âyetlerde ifade buyurulan hükme girer ki Yüce Allah şöyle buyurur:
“Eğer
onlar Allah’a ortak koşsalardı, kendileri için yapmakta oldukları amelleri
elbette boşa giderdi.” (En’am, 88)
“(Ey Muhammed!) Andolsun ki sana da, senden önceki peygamberlere
de (şu husus) vahyolunmuştur: Andolsun ki (bilfarz) Allah’a ortak koşarsan,
amelin mutlaka boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun.” (Zümer, 65)
“Allah
kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, bundan başkasını dilediği kimse
için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş
olur.”
(Nisâ, 48)
“Kim
Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık onun
yeri cehennemdir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”
(Mâide, 72)
Hiçbir
kimse bu delillerin dışında kalmaz. Ancak Müslüman ülkelerden uzak olup
kendisine Kur’ân, hadis ve İslam dâveti ulaşmayan kimseler bu delillere muhatap
değildir. Kendisine davet ulaşmayan kişinin durumu Allah’a kalmıştır. İlim
adamlarının sözlerinden doğru olanına göre böyle bir kimse kıyamet günü
sınamaya tabi tutulur. Uyumlu davranırsa cennete girer. Baş kaldırırsa
cehenneme girer. Erginlik dönemine ulaşmadan ölen müşrik çocuklarının durumu
da böyledir. Doğrusu müşriklerin çocukları hakkında iki görüş vardır:
Birincisi:
Onlar kıyamet günü sınava tâbi tutulurlar:
İkincisi:
Onlar cennetliktir. Zira onlar yükümlü olmazdan önce fıtrat üzere iken
ölmüşlerdir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’den gelen sahih bir rivâyetle
şöyle buyurmuştur:
“Her
doğan fıtrat üzere -bir diğer rivâyette “bu din üzere”- doğar. Sonra anası
babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar.”
Yine
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’den gelen bir rivâyete göre, “Peygamber
(miraç gecesinde) İbrahim peygamberi cennet bahçelerinden birinde yanında müşriklerin çocuğu olduğu
halde görmüştür.”
Müşriklerin
çocukları hakkındaki görüşlerin en doğru olanı budur. Hem geçen delillere göre,
hem de: “Biz, bir peygamber göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.”
(İsrâ, 15) âyetine göre hüküm budur. Hâfız İbn Hacer, Fethu’l-Bârî isimli
kitabının “cenaze” bölümünde müşriklerin çocukları hakkında demiştir ki:
“Tahkik ehlinin ulaştığı, tercih edilen ve sahih mezhep olan bu görüştür.”[13]
Yaşamakta
olan bir kimseden yardım istemek hususu, Allah’tan başkasından bir istekte
bulunmak konusundaki hükmün dışındadır. Yeter ki yardım istenen kişinin
istenilene gücü yetsin. Bu şirk değildir. Allah Musa aleyhisselam’ın Kıptî ile
yaşadığı olayı anlatırken Kur’ân’da: “… (Musa’nın) kendi tarafından olanı,
düşmana karşı ondan yardım istedi.” (Kasas, 15) Çünkü her insan gerek
duyduğu her şeyde kardeşlerinin yardımına ihtiyaç duyar. Cihad ve başka
hususlarda gücü yettiği şeylerde başkasının yardımı istenebilir. Bu şirk
olmayıp, bilakis mubah/serbest bırakılmış şeylerdendir. Bu yardım bazen
sünnet, bazen vacip olur. Dini delillere göre hüküm değişir.
Başarı Allah’tandır.
ALLAH’TAN
BAŞKASINDAN YARDIM DİLEMEK[14]
Hamd Allah’a mahsustur. Allah’ın peygamberine, âilesine,
ashabına ve yolundan gidenlere salât ve selam olsun. Hamd, salât ve selamdan
sonra derim ki:
19/04/1390
tarihli sayısında “el-Muctema’ul-Kuveytî” isimli gazete “Şerefli Peygamberin
Doğum Yıldönümü” başlığı altında bir şiir yayımlamıştır. Sözkonusu şiirde
peygamber aracılığı ile yardım ve zafer istenmekte, Muhammed ümmetinin içine
düştüğü ayrılık ve parçalanma dile getirilip peygamberden ümmetini bu durumdan
kurtarması ve ümmete yetişmesi istenmektedir.
Şiir “Amine” imzasıyla yazılmış olup şöyledir:
“Ya
Rasûlallah dünyamıza yetiş!
Dünyamızı
tutuşturulmuş savaş ateşi yakıyor.”
“Ya
Rasûlallah ümmet(in)e yetiş!
Ümmet(in)
gecesi çok uzun bir şüphe karanlığı içindedir.”
“Ya
Rasûlallah ümmet(in)e yetiş!
Ümmet(in)
trajedi yaşıyor; acılar içinde önünü göremez olmuştur.”
Şair
hanım sözlerini şöyle bitiriyor:
“Bedir
savaşında Allah’a nida edip zaferi çabuklaştırdığın gibi
Bizim
zaferimizi de çabuklaştır.”
“Bedir’de
perişanlık şahane bir zafere dönüşmüştü
Allah’ın
nice askerleri vardır ki göremezsin.”
Allahu
Ekber! Bu bayan yazar ümmete yetişerek zaferi çabuklaştırmasını isteyip
peygambere seslenmekte, imda-da gelmesini istemektedir. Yazar zaferin sadece
Allah’ın elinde olduğunu, peygamberin veya diğer yaratılmışların elin-de bir
şey olmadığını ya unutuyor veya bilmiyor. Yüce Allah, Kitab-ı Mübîn’in-de şöyle
buyurur:
“Zafer,
yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.”
(Âl-i İmran, 126)
“Allah
size yardım ederse, artık size üstün gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi yardımsız
bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder?”
(Âl-i İmrân, 160)
Bu
deliller ve icma ile bilinmiştir ki aziz ve celil olan Allah varlıkları kendisine
ibadet etmeleri için yaratmıştır. Peygamberler gönderip kitaplar indirerek
ibadetin ne olduğunu açıklayarak, bu ibadete çağrıda bulunmuştur. Aşağıdaki
âyetler bunu ifade etmektedir:
“Ben
cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”
(Zariyat, 56)
“Andolsun
ki, biz ‘Allah’a ibadet edin ve tağuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her
millete bir rasûl gönderdik.” (Nahl, 36)
“Senden
önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona ‘benden başka ilah yoktur; şu halde
bana ibadet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya, 25)
“Elif,
Lam, Ra. (Bu
Allah
Teâlâ bu muhkem âyetlerde açıklamıştır ki, insanlar ve cinler ancak ortağı
olmayan O’na ibadet etsinler diye yaratmıştır.
Yine
Allah beyan buyurmuştur ki bu ibadeti emretsinler, zıddı olanı (ortak koşmayı)
yasaklasınlar diye peygamberler göndermiştir. Ve haber vermiştir ki kendisinden
başkasına ibadet edilmesin diye âyetlerini muhkem bir şekilde bildirmiş ve
açıklamıştır.
İbadet,
O’nun emirlerini tutup yasaklarını bırakarak sadece, tek olarak ona tâatte
bulunmaktır. Allah Teâlâ pek çok âyette bunu emretmiştir. Aşağıdaki âyetler
bunlardan bazılarıdır.
“Onlar,
dini yalnız kendine has kılarak ve hanifler olarak ibadet etmeleri için
emrolundular.” (Beyyine, 5)
“Rabbin,
sadece kendisine ibadet etmenizi kesin bir şekilde emretti.”
(İsra, 23)
“…
O halde sen de dini Allah’a has kılarak ihlâs ile kulluk et. Dikkat et, halis
din Allah’ındır.” (Zümer, 2-3)
Bu
manada âyetler pek çoktur. Âyetlerin hepsi sadece Allah’a ihlâslı olarak ibadet
edip, peygamberler olsun başkaları olsun ondan başkasına tapmayı terk etmenin
farz olduğunu gösterir. Şüphe yok ki dua etmek, önemli ve bütün türlerini
kendisinde toplayan ibadetlerdendir. O halde duanın ihlâslı olarak sadece
Allah’a yapılması farzdır. Nitekim Allah:
“Öyleyse kafirlerin hoşuna gitmese de dini
yalnızca O’na halis kılarak Allah’a dua edin.” (Gafir,
14) ve
“Mescitler şüphesiz Allah’ındır. O halde,
Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın.” (Cin, 18)
Allah’tan
başkasına ibadet ve dua etmeme hususu peygamberleri de, başkalarını da içine
alır. Çünkü âyette “ehaden” kelimesi “nekre” (belirsiz)dir ve bu kelimeden önce
yasak kipi bulunmaktadır. Buna göre bu dua ve ibadet etmeme yasağı Allah’tan
başka herkesi içine almaktadır. Bir başka âyette de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’ı bırakıp da
Bu
âyette peygambere hitap edilmektedir. Oysa peygamberi şirke düşmekten
Allah’ın koruduğu bilinmektedir. Öyle ise bu âyetteki yasaklama ile
peygamberden başkalarını sakındırmak kastedilmektedir. Âyetin devamında: “
“Kafirler
elbette zalimlerdir.” (Ba-kara, 254)
“Doğrusu
şirk en büyük zulümdür.” (Lokman, 13) buyurulmuş-tur.
Bu âyetlerden ve diğerlerinden anlaşılmıştır ki ölüye,
ağaca, taşa ve başka şeylere dua (ibadet) etmek aziz ve celil olan Allah’a şirk
(ortak) koşmaktır. Bu ise Allah’ın kendisi sebebiyle insanları ve cinleri
yarattığı; açıklaması için peygamberler gönderip, kitaplar indirdiği ibadete
aykırıdır. Ayrıca “lâ ilâhe illallah”ın manası budur. Zira bu sözün
anlamı “kendisine ibadet edilmesi hak olan sadece Allah’tır” demektir.
Lâ ilâhe illallah kelimesi Allah’tan başkasına ibadete aykırı olup, ibadet
etmeyi Allah için ispat etmektedir.
Nitekim Kur’ân’da:
“Çünkü
Allah hakkın ta kendisidir; O’ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz
bâtıldır.”
(Lokman, 30)
buyurulmuştur. İşte dinin aslı, İslâm’ın
temeli budur. Bu asıl ve temel doğru olduktan sonra ibadetler sahih (geçerli)
olabilir. Nitekim Kur’ân’da:
“(Ey
Muhammed!) Andolsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de (şu husus) vahyolunmuştur:
Andolsun ki (bilfarz) Allah’a ortak koşarsan, amelin (yaptığın işin, ibadetin)
boşa gider ve ziyana uğrayanlardan olursun.” (Zümer,
65) ve
“…
Eğer Allah’a ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa
giderdi.” (En’am,
88)
İslam
dini iki büyük esas üzerine kurulmuştur: Birincisi: Sadece tek olan Allah’a
ibadet etmektir. İkincisi: İbadetin ancak Allah’ın peygamberi Muhammed -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in dinine göre yapılmasıdır. “Lâ ilâhe illallah”ın
manası budur. Peygamberlerden veya başkalarından ölmüş birine, putlara,
ağaçlara, taşlara veya başka bir yaratılmışa her kim dua ederse veya bunlardan
birinden yardım isterse yahut bunlardan birine yakın olmak için kurban keser,
adakta bulunur, namaz kılar veya secde ederse, onları Allah’tan başka ilahlar
edinmiş, onları Allah’a eş tutmuş olur. Bu ise yukarıdaki esasa aykırıdır ve
“la ilahe illallah”ın manasına ters düşer. Dinde olmadığı ve Allah izin
vermediği halde dinde sonradan bir şey çıkaran kimse, “Muhammed sallallâhu
aleyhi ve sel-lem’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şahitlik ederim” sözünün manasını
bozar. Nitekim Allah şöyle buyurur:
“Onların
(kafirlerin) yaptıkları her bir (iyi) işi alırız. Sonra onu saçılmış (işe
yaramaz) zerreler haline getiririz.” (Furkan, 23)
Bu
ameller, Azîz ve Celîl olan Allah’a ortak koşmuş olarak ölen kimsenin
amelleridir. Allah’ın izin vermediği dine sonradan sokulmuş işler de böyledir.
Onlar da Allah’ın temiz şeriatına uygun işler olmadığı için kıyamet günü saçılmış
zerreler haline gelecektir. Peygamber şöyle buyurur: “Şu bizim (din) işimizde
kim sonradan bir şey ortaya koyarsa, o reddedilmiştir.” [15]
Bu
bayan yazar yalvarışını ve imdat dileyişini Peygamber sallallâhu aleyhi ve
sel-lem’e yöneltmiş, âlemlerin Rabbinden yüz çevirmiştir. Oysa fayda ve zafer
onun elindedir. O’ndan başka kimsenin elinde bir şey yoktur. Şüphe yok ki bu
büyük bir zulüm ve tehlikeli bir şirk (ortak koşma)dır. Şurası kesindir ki
Allah kendisine dua edilmesini emredip, ona icabet (duasını
“Rabbiniz
(şöyle) buyurdu: Bana dua edin, size icabet edeyim. Muhakkak bana ibadeti
bırakıp büyüklük taslayanlar aşağılanarak cehenneme gireceklerdir.”
(Gafir, 60)
Bu âyet-i kerime duanın ibadet olduğunu
göstermekte, Allah’a ibadet etmekten büyüklenerek kaçınanların gideceği yerin
cehennem olduğunu bildirmektedir. Allah’a dua (ibadet) etmekten büyüklenenin
hali böyle olursa, O’ndan başkasına dua edenin veya O’ndan yüz çevirenin hali
nice olur? Allah şöyle buyurur:
“Kullarım
Peygamber
bir sahih hadisinde duanın ibadet demek haber vermiş, amcası Abbâs’ın oğlu
Abdullah radiyallâhu anh şöyle demiştir:
“Allah(‘ın
hakların)ı koru ki O’da seni korusun. Allah(‘ın hakların)ı koru ki O’nu
karşında bulasın. Bir şey istediğin zaman Allah’tan iste. Yardım istediğin
zaman Allah’tan yardım iste.”[16]
Allah’ın
Rasûlü bir diğer hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Kim ki Allah’a (bir başkasını) eş tutarak dua
ederse cehenneme girer.”[17]
Ayrıca Buhârî ve Müslim’de bulunan bir hadiste geçtiği üzere Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’e:
“Hangi
günah en büyüktür?” diye sorulduğunda: “Seni yarattığı halde Allah’a (bir
başkasını) eş koşmandır” buyurmuştur.
Allah’tan
başkasına dua
Nitekim
Musa aleyhisselam’ın hikayesi anlatılırken Kur’ân’da:
“…
Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım istedi.”
(Kasas, 15) ve
“Musa
korka korka (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı.”
(Kasas, 21) buyuruluyor.
Nitekim
insan başına gelen savaş ve başka durumlarda ihtiyaç duyduğu hallerde
arkadaşlarından yardım isterler ve birbirlerine yardım ederler.
Şurası
kesindir ki Allah peygamberine “fayda ve zarar vermeye mâlik olmadığını”
insanlara ulaştırmasını emretmiş, Cin suresinde şöyle buyurmuştur:
“(Rasûlüm!)
De ki: Ben ancak Rabbime yalvarırım ve O’na kimseyi ortak koşmam. De ki:
Doğrusu ben (kendi başıma) size ne zarar verme, ne de fayda sağlama gücüne sahibim.”
(Cin, 20-21)
A’râf
suresinde ise Allah şöyle buyurur:
“De
ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda veya zarar
verecek güce sahip değilim.
Bu
manada âyet çoktur.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- ancak Rabbine dua eder, O’ndan başkasından yardım
istemezdi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Bedir savaşı günü Allah’tan
düşmanlarına karşı ısrarlı bir şekilde yardım ve zafer istiyor ve şöyle
diyordu:
“Ey
Rabbim! Bana va’d ettiğini gerçekleştir!”
Peygamber
o kadar ısrar ediyordu ki Ebû Bekir radiyallâhu anh ona şöyle diyordu:
“Ey
Allah’ın Rasûlü! Yeter, yeter! Allah mutlaka
Bu
konuda Kur’ân’da şu âyetin indiğini görüyoruz:
“Hatırlayın
ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. Buna karşılık O, ‘ben size
meleklerden peşpeşe gelen bin tanesi ile yardım edeceğim’ diyerek duanızı
Bu
âyetlerde Allah, Müslümanların kendisinden yardım istediklerini hatırlatıp,
onların imdadına melekleri göndererek yetişmek suretiyle dualarını
Nitekim
Âl-i İmrân 126. ve Enfâl 10. âyetlerinde:
“Yardım
ancak Allah katındandır” buyurulmuş, ayrıca Âl-i İmrân
suresinde Bedir savaşındaki durum şöyle açıklanmıştır:
“Andolsun,
güçsüz olduğunuz halde Allah, Bedir’de size yardım etmişti. Öyle ise,
Allah’tan korkun ki O’na şükretmiş olasınız.”
(Âl-i İmrân, 123)
Allah
bu âyette, Bedir günü Müslümanlara yardım edenin kendisi olduğunu
açıklamıştır. Böylece anlaşılmıştır ki Allah’ın Müslümanlara verdiği silah,
kuvvet ve meleklerin imdada gelmesi; bunların hepsi zaferin sebepleri, müjde ve
huzur vermekten ibarettir. Zafer bunlardan değil, sadece Allah katındandır. Bu
bayan yazarın veya başkasının yardım ve zafer istek ve yalvarışını, her şeye
gücü yeten, her şeyin maliki olan alemlerin Rabbi Allah’tan yüz çevirerek
Peygambere yöneltmesi hiç şüphe yok ki en çirkin cahillik hatta büyük şirktir.
Bu hanımefendiye samimi bir şekilde tevbe edip, Allah’a dönüş yapması farzdır.
Böyle bir tevbe yaptı-ğından pişman olup, kesin bir şekilde vazgeçerek bir daha
aynı şeyi yapmamaya azmetmekle olur. Bunu, Allah’ı yüceltmek, O’nun
emirlerine uymak ve ihlâslı olmak için yapmalıdır. İşte samimi tevbe böyle
gerçekleşir. Tevbe edilen şey, kul hakkı ile ilgili ise dördüncü bir şey daha
gerekir. O da hak sahibinin hakkını iâde edip, onunla helalleşmektir. Allah
kullarına tevbe etmelerini emir buyurup, tevbeyi
Aşağıdaki
âyetler bunu ifade etmektedir.
“Ey
müminler! Hep birlikte Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.”
(Nur, 31)
“Allah’a
tevbe edip, O’ndan bağışlanmayı dilememeyecekler mi? Allah çok yarlıgayıcı, çok
esirgeyicidir:” (Mâide, 74)
“Onlar
ki, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı
cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahı(nın
cezasını) bulur; Kıyamet günü azabı kat kat olur ve orada alçaltılmış olarak ebedi
kalır. Ancak tevbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başka; Allah onların
kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet
sahibidir.”
(Furkân, 68, 69, 70)
“O
(Allah) kullarından tevbeyi
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’den sahih olarak şöyle buyurduğu rivâyet
edilmiştir:
“İslam(‘a
girmek) daha önce (yapılan şey)leri yıkıp yok eder. Tevbe de kendinden önce
yapılanları kes(ip temizl)er.”
Şirk
koşmanın tehlikesinin büyüklüğünden ve günahların en büyüğü olduğundan, bu
hanım yazarın yazdıklarından (bazı kimselerin) aldanması korkusundan, Allah
için nasihat etmenin hem bir ibadet, hem gerekli (vacip) olduğundan dolayı bu
kısa yazıyı kaleme aldım. Yüce Allah’tan bu yazdıklarımın faydalı olmasını,
bizim ve bütün müs-lümanların durumunu iyileştirmesini, hepimize dinimizde
sebât ve iyi bir anlayış lutfetmesini, bizi ve Müslümanları nefislerimizin
şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden korumasını dilerim. O bunu
gerçekleştirecek olan ve buna gücü yetendir.
Kulu
ve peygamberi olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e, onun arkadaşlarına
ve aile bireylerine Allah salât ve selam eylesin.
PEYGAMBERLER VE SÂLİHLER
İLE TEVESSÜL[18]
Hamd
sadece Allah’a mahsustur. Salât ve selam, kendisinden sonra peygamber
gelmeyecek olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e olsun.
Hamd
ve salât-u selamdan sonra derim ki: Müslümanlardan pek çoğu Rabbinden uzak
olduğu ve bu zamanda dinini bilmediği için, onlar arasında şirk (ortak
koşmak) dinde sonradan çıkarılmış şeyler ve hurâfeler çoğalmıştır. Şirk
türünden büyük bir şekilde yayılmış olanı, bazı Müslümanların evliyâ ve sâlih
kişiler adını verdikleri kimseleri ulu kişi saymaları, Allah’ı bir kenara
bırakarak onlara dua etmeleri ve onların fayda ve zarar verebileceklerine
inanmalarıdır. İşte Müslümanlardan bazıları onları ululamış ve ölenlerin kabirleri
etrafında dönmüş (tavaf etmiş)lerdir. Yaptıkları bu hareketlerle hacetlerini
yerine getirmek ve sıkıntılarını gidermek hususunda ulu saydıkları kişileri
Allah ile kendi aralarında vesile/aracı edinmişlerdir. Bu cahil kimseler
Kur’ân’a ve Peygamberin hadislerine başvursalardı, Kur’ân ve hadisin dua ve
tevessül konusunda getirdiğini anlamış olsalardı gerçek ve meşru/ geçerli
tevessülün/vesilenin ne olduğunu kesinlikle bilecek, anlayacaklardı.
Gerçek
tevessül meşru olan tevessül emredilenleri yaparken yasaklardan kaçınırken
Allah’a ve Rasûlüne itaat yolu ile ve hayırlı/sâlih ameller yaparak Allah’a
yakın olma yoluyla olan tevessüldür. Gerçek ve meşru tevessül, bir şey
istenmesi söz konusu olduğu zaman bunu Allah’ın güzel isimleri ve yüce
sıfatları ile işlemekle olur. İşte Allah’a yaklaşmanın araçları, Allah’ın
rahmetine ve rızâsına ulaştıran yol budur. Fakat ölülerin kabirlerine
sığınmak, bu kabirlerin etrafında dönmek, yatırlara adaklar adamak,
ihtiyaçlarının yerine gelmesi ve sıkıntılardan kurtulmak dileğiyle kişinin
kendisini türbelerin eşiğine atması suretiyle yapılan tevessül meşru bir
tevessül olmadığı gibi bilakis şirk ve küfürdür.-Allah korusun-
Bazı
kimselerin delil olarak ileri sürdüğü Hattab oğlu Ömer’in (peygamberin amcası)
Abbâs ile tevessül etmesine gelince: Şurası muhakkaktır ki Ömer radiyallâhu
anh, Abbas radiyallâhu anh’ın şahsı ile değil, duâsı ile tevessül etmiştir. Şahısların
duası ile tevessül etmek, onların şahsı ile tevessül etmekten başkadır. Şu
kadar ki şahsın yaşıyor olması şarttır. Zira yaşayan bir kimsenin duası ile
tevessül etmek meşrudur. Lâkin bunda da şart olan, duası ile tevessül edilen
şahsın sâlih/hayırlı bir kimse olmasıdır.
Şu
da var ki kendisinden yardım istenilen ve onun bereketiyle Allah’tan bir şey
istemeye gidilen ölmüş kişinin durumu şudur: Öldükten sonra kendisine bir
fayda sağlamaya malik değildir. Artık öldükten sonra kendisine bir menfaat
sağlamaya gücü yetmiyorken başkasına nasıl bir yarar sağlayabilsin? Ölmüş,
yerinden kımıldamayan, organları iş görmez hale gelen bir kimsenin başkasına
faydası dokunmak şurada dursun kendisine bir faydası olacağını zerre kadar akıl
nimetine sahip bulunan bir kimsenin
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- bir insanın ölümünden sonra bir şey yapmaya gücü
yetmeyeceğini kesin bir ifade ile bildirmiştir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- buyurur ki:
“Âdemoğlu öldüğü zaman ameli kesilir. Ancak üç sınıf
kimse böyle değildir: Devamlılık özelliği olan bir hayır yapan, faydalanılan
bir ilim yapan ve kendisine dua
Bu
hadis-i şerif açık olarak ortaya koymuştur ki
ölen kimse, kendisine dua
Kur’ân’da buyuruluyor ki:
“…
O’nun yanı sıra yalvarıp durduklarınız, bir çekirdek kabuğuna bile sahip
değillerdir. Eğer çağırsanız, çağırmanızı işitmezler. Farazâ işitseler bile
size cevap veremezler. Kıyâmet günü de sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı
reddederler.” (Fatır, 13-14)
Bu
âyetlerde Allah onların bir şeye sahip olmadığını ve kendilerine yapılan
yakarışı işitmediklerini bildirmiştir.
Bilinen
bir şeydir ki kendisi bir şeye sahip olmayan, bir şey veremez. İşitmeyen bir
şey anlamaz ve cevap veremez. Ayrıca, âyet-i kerime açıkça ortaya koymuştur
ki; Allah dışında kendisine dua edilen kimse -her kim olursa olsun- kendisine
dua
Kur’ân’da Allah buyurmuştur ki:
“Allah’ı bırakıp da
Bu
âyet açıklamıştır ki: Allah’tan başka kendisine dua/ibadet edilen her şey ne
zarar verir, ne de fayda verir. O halde ona ibadet ve dua etmenin ne faydası
vardır? Bu âyette “filanın kabrine gittik” veya “evliyadan filana dua ettik,
dileğimizi elde ettik” diyen hurâfecileri yalanlama vardır. Bir kimse bu
sözleri söylerse Allah’a karşı yalan söylemiş olur. Varsayalım ki bu sözleri
söyleyip de bir şey elde
1-
2-
Elde edilen sonuç yaşatmak, sağlık vermek, zenginleştirmek, fakirleştirmek
gibi ancak Allah’ın gücü yeten kabilden bir şey ise, esasında bu iş Allah’ın
ezelde, gökler ve yeryüzü yaratılmazdan binlerce sene evvel yazıp takdir
buyurduğu bir şeydir, mesela gelmesi o zamanda takdir edilmiştir. Yoksa bu
yalvarma işini yapanların yersiz bir şekilde inandığı gibi kabir sahibine dua
etmekle meydana gelmemiştir.
Aklı
başında bir insana yaraşan böyle hurafeleri onaylamayıp, kalbini Allah’a
bağlamalı, ihtiyacını O’na sunmalıdır ki
ihtiyacını Allah gidersin. Halkın ne dediğini dikkate almamalıdır. Zira
insanların bilgisi eksik, aciz, zayıf ve zavallıdırlar. İnsan ihtiyacının
yerine gelmesini nasıl kendisi gibi birinden ister. Bazen kendisinden istekte
bulunulan bir ölüdür. Ölü bir şey görmez, işitmez ve bir şeye sahip değildir.
Bilakis cesedini örten topraktan zerre kadarını bile kaldırmaya gücü yetmez. Bu
durumda olan birinden istekte bulunmak sapıklığın, cahilliğin ve dosdoğru yoldan
sapmanın ta kendisidir. Ne var ki şeytan, insanlara yaptıklarını şirin gösteriyor.
Bu davranış insanı küçük düşürmeye yetip artar. Zira bunu yapan yaratandan yüz
çevirip yaratılmışa yönelmektir. Allah’a yemin olsun ki bu kalbin ölümü ve
kalp gözünün kör olmasının ta kendisidir.
SAHTE
KERÂMET
Kerâmet
konusu öylesine acayip bir şekilde karışık bir hal almıştır ki bir takım
insanlar gerçek mucizenin ve Kerâmetin ne olduğunu bilmez hale gelmişlerdir.
Artık insanlar gerektiği gibi bu konuyu anlayamayacak ve gerçek mucize ile
kerâmeti sahtelerinden ayıramayacak durumdadır.
Gerçek mucize sadece Allah tarafından insanlara
gönderdiği risaleti/me-sajı tamamlamak ve peygamberleri desteklemek üzere meydana
gelen olağandışı olaylardır. Gerçek Kerâmet ise Allah’ın gerçekten sâlih ve
evliyadan olan kullarına bir ikram olmak üzere meydana gelen olağanüstü bir
haldir. İnsanlar bunlar ile bir takım hurafe ve asılsız olayları birbirinden
ayıramıyorlar. Bu hurafe ve asılsız olayları bir takım düzenbazlar yapıyor ve
adına mucize veya kerâmet diyorlar. Bu yaptıklarıyla hem insanların akılsızlıklarına
gülüyor, hem hak etmedikleri halde onların paralarını yiyorlar. Pek çok cahil
insan mucize ve Kerâmetin insanların gücü dâhilinde kendi seçim ve
kazanımlarıyla diledikleri gibi kendilerinin yaptıklarını sanmaktadırlar. Bu
bilgisizlik yüzünden insanlar, evliyanın ne zaman isterlerse mucize ve Kerâmet
yapma gücüne sahip olduklarına inanmışlardır. Bu durum insanların Rablerini ve
dinlerini hakkıyla bilmemelerinin bir sonucudur.
Bu
insanlara deriz ki: Bu düzenbazların yaptıklarının evliyadan şu veya bu zâta
ait mucize ve Kerâmet olarak tasavvur etmeleri, tamamen yalandan ibarettir. Bu
olayların hepsi ya şeytanların bir oyunu veya kurnaz ve akıllı kimselerin icat
ederek, bu yapmacık ve vehme dayanan olaylara mucize ve Kerâmet adını
vermelerinden ibarettir. Bu kurnazlar böyle yapıyorlar ki bu kabirlerde yatan
kimselere saygınlık ve heybet kazandırarak onları bereket/mübareklik kaynağı
kılmaktadırlar. Ta ki insanlar onları ululasın ve bu kabirleri ziyaret için masum
insanlar oralara cezbedilsinler. Bu kabirlere gelen ziyaretçiler oraları
mübarek sayarak kabirde ki yatırlardan isteyeceklerini isteyip, oralara
adaklar ve hediyeler bıraksınlar. Tabiîdir ki işleyen bu mekanizmada çalışmak
istemeyen tembellere haram bir kazanç ve geçim yolu vardır. Bunlar insanların
gülmek ve onların paralarını haksız yere yemekten başka bir şey istemezler.
Sağduyusunu
kaybetmeyen herhangi bir akıl sahibinin ruhu bedeninden çıkıp hareketsiz
kaldıktan sonra, vücudun kurtların yiyip bitirdiği, çürümüş kemikten ibaret
kalmış bir ölünün artık bir şey yapacağını onaylaması mümkün değildir. Bu
uydurulmuş rezil şeyleri kim
ESKİ
VE YENİ MÜŞRİKLER
Kabirlere
ve ziyaret yerlerine gidenlerin çoğu: “Cahiliye döneminde ki müşrikler putlara
taparlardı. Bizim yanımızda put yoktur ki ona tapalım. Bazı şeyhlerin ve salih
kimselerin kabirleri vardır. Biz onlara tapmıyoruz sadece onların yüzüsuyu
hürmetine Allah’tan bir şeyler istiyoruz. İbadet edip tapmak başka şey, dua
edip bir şeyler istemek başka şeydir.”
Bu
kimselere deriz ki: Gerçekten ölüden medet beklemek ve ondan bereket isteğinde
bulunmak, cahiliye döneminde kilerin putlara dua etmesine tamamen
benzemektedir. Eskiden müşriklerin taptığı put ile günümüzde insanların içinde
bulunana dua ettikleri kabir arasında bir fark yoktur. Put, kabir, tağût …
bunların hepsi aynı manayı taşıyan isimlerden ibarettir. Bunların ortak adı
Allah’tan başka tapılan şeydir. Ölü veya diri insan, hayvan, cansız varlık
veya başkası arasında fark yoktur.
Eskiden
müşrikler putlar ile tevessül edip, onlara dua etmelerinin sebebi sorulduğunda
şöyle cevap veriyorlardı:
“Onlara,
bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.”
(Zümer, 3)
Müşrikler, biz ihtiyaçlarımızın yerine gelmesi için putları Allah ile aramızda vasıta/aracı kılıyoruz demek istiyorlardı. Bundan anlaşılıyor ki ilk dönemlerde ki cahiliyet içerisinde kilerin ileri sürdükleriyle, günümüzde ki İslam dini mensuplarından olup da kabirlere ibadet edenler arasında bir fark yoktur. Hepsinin gayesi tek olup, Allah’tan başkasına dua ederek Allah’a ortak koşmaktır.
SEVGİ
ŞİRKİ
Allah’tan
başkası için câiz olmayan hususlarda kalbin ve duyguların, saygı ve sevgi
olarak bir yaratılmışa yönlendirilmesi, o yaratılmışa ibadet etmek sayılır.
Bazıları evliyadan ve salih kişilerden birilerini sevdiklerini ileri sürer,
onları ulu bir kimse sayarak kutsal
“İnsanlardan bazısı Allah’tan başkasını
Allah’a (hâşâ) eşler ve benzerler edinir de onları, Allah’ı sever gibi
severler. İman edenler ise daha çok Allah’ı severler.”
(Bakara, 165)
âyetinde olduğu gibi, şirkin/ortak koşmanın bu çeşidi sevgi şirkidir.
ALLAH
KULLARINA YAKINDIR
Yüce
Allah kullarına yakındır.
Nitekim:
“Kullarım
sana, beni sorduğu vakit: Ben herhalde yakınım. Dua edenin duasını bana dua
ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım da, benim davetime
uysunlar ve bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”
(Bakara, 186) buyurulmuş-tur.
Allah
ile kulları arasında O’na yalvarmak, O’na sığınmak, doğrudan doğruya
ihtiyacının giderilmesi isteğini sunmak için bir engel yoktur ki, insan
ölülerin kabrine sığınarak onları Allah katında şefaatçi kılıp, aracı edinerek
dua etsinler.Bunu yapanlar, kabirdekilerden, ellerinde olmayan ve güçlerinin
yetmediği bir şeyi istemektedirler. Bilakis insana gerekli olan doğrudan
doğruya Allah’a sığınıp, kendi diliyle O’ndan isteyeceğini istemek ve meşru bir
şekilde tevessül etmektir. Meşru tevessül, Allah’a itaat ederek, iyi işler yaparak,
güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla dua etmek suretiyle O’na yaklaşmakla olur.
Bununla beraber tam manasıyla itikat etmeli ki izzet sahibi olan, dirilten,
öldüren, rızık veren, fayda veren, bütün hayatın işlerini düzenleyen Allah’tır.
Fayda ve zarar vermek sadece O’nun
elindedir. Yine itikat etmeli ki, Allah katında ve insanlara göre durumu ne kadar
büyük olursa olsun hiçbir insan, hiçbir kimseye -Allah yazmadıkça- zarar da
veremez, fayda da veremez, buna gücü yetmez.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur ki:
“Bil ki:
Halkın hepsi birden -Allah yazmadıkça- bir zarar veya
fayda vermeye güç yetiremediğine göre, tek bir kişi -yaşıyor da olsa, ölmüş de
olsa- ne fayda sağlayabilir, hangi zararı verebilir? Şunu bir kere daha kesin
olarak ifade edelim ki, Allah yazmadıkça kimse kimseye ne bir zarar, ne de
fayda verebilir. Öyle ise zararı da, faydası da olmayan birine dua etmenin
sebebi nedir? Bu cahilliğin ve sapıklığın son haddi değil midir? Evet, Allah’a
yemin olsun ki öyledir.
Bundan
dolayıdır ki yukarıda anlatılan şirk koşma, bid’at ve hurafelerden birisi
başına gelen; kabirlerde dolaşmış, onları ululamış, onlardan isteğinin yerine
getirilmesini veya bir sıkıntının giderilmesini istemiş ise, bu bozuk davranıştan
dolayı Allah’a tevbe etmesi gerekir. Böyle bir davranış gerçekte Allah’a
şirk/ortak koşmadır ve böyle bir şeyi yapan cehennemde ebedi kalıcıdır. Bundan
Allah’a sığınırız.
Yüce
Allah buyurur ki:
“Bilin
ki kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram kılar; artık
onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”
(Mâide, 72)
İnsan
Müslümanlığında sadık ise, hayatının tüm işleriyle ilgili olarak yaptığı
ibadetini sadece Allah için ihlâslı olarak yapmalı, gerek duada gerekse
Allah’tan başkasının gücü yetmeyeceği şeylerde Allah’ın kitabına ve O’nun
peygamberinin sünnetine sarılmalı, kim olursa olsun halktan kimsenin tepkisini
dikkate almamalıdır. Ayrıca Allah’a şirk/ ortak koştuğu ve dine sonradan
sokulan şeyleri yaptığı bilinen kimselerle düşüp kalkmamalıdır. Böylece
onlardan etkile-nip, taklit etmez. Dolayısıyla onlarla birlikte mahvolmaz,
dünya ve ahirette hüsrana/ziyana uğrayanlardan olmaz.
Allah,
en iyi bilendir.
Allah
Peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e, onun tüm arkadaşlarına
ve aile bireylerine salât ve selam eylesin.
PEYGAMBERE
YEMİN ETMENİN HÜKMÜ NEDİR?
Soru:
Peygamber
adına yemin etmek câiz midir?
Cevap:
Bu
soruya Şeyh Abdulazîz b. Bâz’ın cevabı şöyledir:
Yaratılmışlardan
hiçbir şeye yemin etmek câiz değildir. Alimlerin cumhuruna /çoğunluğuna göre
ne peygambere, ne Kâbe’ye, ne emanete, ne de başka bir şeye yemin edilemez.
Hatta bazıları bu konuda icmâ/ görüş birliği olduğunu hikâye etmiştir. Buna
aykırı olarak genel
“Kim yemin eder de ‘Lât’a yemin olsun, Uzzâ’ya yemin
olsun’ derse, derhal “la ilahe illallah’ desin.”
Peygamberin, kelime-i tevhidin söylenmesini emretmesi
gerekçesi şudur ki Allah’tan başkasına yemin
Tirmizî
ve Hâkim’in sahih bir senetle rivâyet ettiklerine göre Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allah’tan başkasına yemin
Ebû
Dâvûd’un, Bureyde b. Hasib’in hadisinden tahriç ettiğine göre Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’e şöyle buyurmuştur:
“Emanete
yemin
Ebû
Hureyre radiyallâhu anh’nın rivâyet ettiğine göre Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur:
“Babalarınıza
ve analarınıza yemin etmeyin. Allah’a eş tutulan birilerine de yemin etmeyin.Allah
adına ise ancak doğru olarak yemin edin.”[19]
Allah’tan
başkasına yemin etmenin haram olduğu hususunda icma/görüş birliği bulunduğunu
söyleyenlerden biri de İmâm Ebû Ömer b. Abdilberr en-Nemrî rahmetullâhi
aleyh’dir.
Bazı
ilim adamları Allah’tan başkasına yemin etmenin, herhangi bir kayıt olmaksızın
“mekruh” olduğunu söylemişlerdir. Bu rivâyeti, kerahetin “harama yakın
mekruh” olarak değerlendirmek vaciptir. Bu konudaki nassların işletilmesi ve
ilim adamları hakkında hüsnü zan etmek bunu gerektirir.
Allah’tan
başkasına yemin etmenin hükmü konusunda toleranslı davranan bazı ilim adamları
Müslim’de ki şu rivayeti gerekçe olarak ileri sürmüşlerdir. Bu rivâyete göre,
Peygambere İslam’ın şartlarını soran kimse hakkında: “Babasına yemin olsun ki,
İleri
sürülen bu görüş ve gerekçeye şu cevaplar verilmiştir:
a)
Bu rivâyet
b) İhtimaldir
ki bu rivâyetteki “babasına yemin olsun ki” ifadesi, İbn Abdilberr’in dediği
gibi yanlış aktarılmıştır. Rivâyetin aslı “Allah’a yemin olsun ki kurtuldu”
şeklindedir. Ya bazı râviler veya hadisi yazanlar yanlış aktarmışlardır.
c)
Bir diğer ihtimale göre Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- “babasına
yemin olsun ki…” sözünü, Allah’tan başkasına yemin etmeyi yasaklanmazdan önce
söylemiştir. Durum ne olursa olsun, bu rivâyet
Nesâî
sahih bir senetle rivâyet ettiğine göre Sa’d b. Ebî Vakkas (bir keresinde)
Lât ve Uzzâ’ya yemin etmişti. Bu yeminin hükmünün ne olduğunu Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’e sorunca Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: “(Ey
Sa’d!) ‘la ilahe illallahu vahdehu la şerike leh. Lehu’l-mulku ve lehu’l-hamdu
ve huve âla kulli şey’in kadîr’[20]
de. Sonra sol tarafına üç defa üfle. Kovulmuş şeytandan Allah’a sığın ve bir
daha (yaptığına) dönme!” buyurdu. Hadisin lafzı Allah’tan başkasına yemin
etmenin şiddetle haram olduğunu, bunun şirk/or-tak koşma olduğunu ve şeytanın
dürtüsünden geldiğini pekiştirerek ifade etmektedir. Aynı zamanda hadiste
(Allah’tan başkasına yemin edenin) bir daha buna dönmesinin yasak olduğu açıkça
ifade edilmiştir.
Allah’tan
bize ve size dininde dürüst olmayı, işinde ve kastında iyi olmayı, bizi ve
Müslümanları hevesine uymaktan korumasını ve şeytanın dürtülerinden korumayı
lutfetmesini dilerim. O yakındır ve işiticidir. Allah sizin ve bizim
velimizdir, dostumuzdur. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.
VASİYET
YALANI[21]
Abdulazîz
b. Bâz’dan yalan vasiyetten haberdar olan Müslümanlara… Allah onları dinleri
İslam ile korusun bizi ve onları cahil ve değersiz iftiracıların şerrinden
korusun. Amin.
Allah’ın
selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.
Selamdan sonra derim ki: Peygamberin türbesinde hizmet
gören Şeyh Ahmed isimli birisine nispet edilen bir takım sözlerden haberdar
oldum. Başlığı şöyledir: Bu sözler peygamberin şerefli hareminin hizmetçisi
olan Şeyh Ahmet-’ten “Medine-i Münevvere vasiyeti”dir. Şeyh Ahmed vasiyetinde
diyor ki:
Cuma
gecesi uyanık vaziyette Kur’ân okuyordum. Esmâu’l-Husna’yı okuduktan sonra
uyumaya hazırlanmıştım. Âlemlere rahmet olarak Kur’ân âyetleri ve şerefli
hükümlerle gönderilen efendimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’i
gördüm. Bana: Ey Şeyh Ahmed! diyerek seslendi. Buyur ey Allah’ın Rasûlü! Ey
Allah’ın yarattıklarının en değerlisi dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: Ben
insanların yaptığı çirkin işlerden utanıyorum. Rabbimin ve meleklerin önüne
çıkamaz oldum. Zira geçen cumadan bu Cuma gününe kadar 160 bin kişi öldü.
Bunların hiçbirisi İslam dini üzere ölmemişti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve
sel-lem insanların yaptığı bir takım günahları söyledikten sonra “bu vasiyet
onlara Azîz ve Cebbâr olan Allah’tan bir rahmettir” deyip, bazı kıyâmet
alâmetlerini söyleyip şöyle buyurdu: Ey Şeyh Ahmed! İnsanlara bu vasiyeti
haber ver. Çünkü bu vasiyet “levh-i mahfuz”dan Allah’ın taktir kalemiyle
nakledilmiştir. Her kim bu vasiyeti yazar ve bir yerden bir yere; bir şehirden
bir şehre gönderirse, ona cennette bir saray inşa edilecektir. Her kim ki bu
vasiyeti yazmaz ve bir yere göndermezse kıyamet günü peygamberin şefaatinden
mahrum kalacaktır. Kim ki bunu yazarsa, fakir ise zengin olur, borcu varsa,
Allah borcunu öder. Günahı varsa bu vasiyetin bereketiyle kendisinin ve
ana-babasının günahları bağışlanır. Bu vasiyeti yazmayanın hem dünyada, hem
ahirette yüzü kara olacaktır.
Şeyh
Ahmed der ki: Vallahi, vallahi,vallahi bu sözlerim gerçektir.
Bu
iftiracı sözünü ettiği vasiyette pek çok asılsız inançlara yer vermektedir ki
hepsi açık seçik yalan ve bâtıldır. Bu yazıda okuyucu uyarıp bu yalanları ortaya
koyacağım -inşaallah- geçmiş yıllarda bu konuda uyarıda bulunmuş, insanlara bu
vasiyetin yalan ve bâtıl olduğunu açıklamıştım.Bu son şekliyle tekrar
yayınlandığını görünce, bu konuda bir şeyler yazmak hususunda tereddüte
düştüm. Zira hepsi yalan, asılsız ve cesaretle söylenmiş iftiradan ibarettir.
En aşağı derecede basiret ve sağduyuya sahip olan kimseler arasında böyle bir
şeyin revaç bulacağını, geçerli olacağını sanmıyordum.Ne var ki pek çok kardeşimin
bana bildirdiğine göre pek çok insan arasında revaç bulmuş, elden ele dolaşmış,
bazı kimseler bunu tasdik dahi etmiştir. İşte bundan dolayıdır ki benim durumumda
olan kimselere bu vasiyetin batıl bir şey olup, peygambere yapılmış bir iftira
olduğunu yazıp anlatmak bir görev olmuştur.Ta ki hiçbir kimse buna aldanıp
kanmasın. Bilgisi, imanı ve sağduyusu olan kimse bunu düşündüğü zaman, yalan
ve iftira olduğunu birçok yönden anlar.
Bu vasiyetin kendisine nispet edildiği Şeyh Ahmed’in bazı
yakınlarına bu iftira ve vasiyetin ne olduğunu sorup soruşturdum. Bana verilen
cevapta bunun Şeyh Ahmed’in adını kullanarak söylenmiş bir yalan olduğunu,
kendisinin asla böyle bir şey söylemediğini, Şeyh Ahmed’in bir süre önce ölmüş
olduğunu söylediler. Varsayalım ki Şeyh Ahmed veya ondan yaşça daha büyük
birisi böyle bir şeye; peygamberi uykuda veya uyanıkken gördüğüne ve kendisine
bu vasiyeti söylediğine inanmış. Kesin bir şekilde biliyoruz ki böyle bir şey
yalandır veya kendisine bu vasiyeti söyleyen peygamber değil şeytandır. Böyle
olmasını gerektiren bir takım sebepler vardır:
1-
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- vefatından sonra görülmez. Câhil tasavvufçulardan
birisi, peygamberi uyanıkken gördüğüne, onun mevlit merasiminde hazır
bulunduğuna veya benzeri şeylere inanırsa bu kimse çirkin bir yanlışa düşmüş,
kendine göre karma-karışık bir durum olmuş ve büyük bir hataya yuvarlanmıştır.
Böyle bir kimse Kur’ân’a, Sünnete ve âlimlerin icmaına/görüş birliğine ters
düşmüştür. Çünkü ölüler kabirlerinden dünyada değil, âhiret günü çıkacaklardır.
Nitekim
Kur’ân’da:
“Sonra,
muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler
kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.” (Mü’minûn, 16-17)
buyurulmuştur.
Allah bu âyette ölülerin diriltilmesinin kıyamet günü olacağını, bunun dünyada
olmayacağını haber vermiştir. Bunun aksini söyleyen apaçık bir şekilde yalan
söylemiştir. Bu kimse yanlışa saplanmış, karmaşık bir duruma düşürek selef-i
sâlihin bildiği,Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in ashabının ve onlara
güzel bir şekilde uyanların üzerine yetiştikleri gerçeği bilmeyen bir kimse
demektir.
2-
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatında da, vefatında da gerçeğe
aykırı bir şey söylememiştir. İleride açıklayacağımız üzere birçok yönlerden
bu vasiyet onun getirdiği şeriate açık bir biçimde aykırıdır. Peygamber bazen
rüyada görülür.Her kim onu şerefli suretiyle görürse gerçekten onu görmüş demektir.
Şu kadar ki onu rüyada gören kişinin imanı, doğruluğu, dindarlığı, emanete
riâyeti, gördüğünü tam zap-tetmesi ve adalet özelliği dikkate alınarak rüyası
dikkate alınır. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yaşıyorken
söylediği bir hadisi güvenilir, adalet özelliği ve duyduğunu tam zapt
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- buyurur ki:
“Benim
söylemediğimi benim adıma söyleyen cehennemdeki yerini hazırlasın.”
Bu
vasiyeti bir iftira olarak ortaya atan kimse, peygamberin söylemediğini
söylemiş, onun adına tehlikeli bir yalan söylemiştir. Bunu yapan, peygamberin
hadisinde bildirdiği cezaya ne kadar layıktır. Bu kişi yaptığından dolayı
hemen tevbe edip bu vasiyeti peygamber adına yalan olarak söylediğini
açıklasa, ne kadar gerçekçi bir davranışta bulunmuş olur? Zira insanlar arasında
asılsız bir şeyi yayıp bunu dine nispet ederse bu kimsenin tevbesi ancak bunu
ilan edip açıklamasıyla
Nitekim
Kur’ân’da:
“Bu
Kitapta açıkça belirttikten sonra indirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti
gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lanet eder, hem de bütün lanet ediciler
lanet eder. Ancak tevbe edip, durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya
koyanlar lanetlenmekten kurtulmuşlardır. Zira ben onları bağışlarım ve ben
tevbeleri fazlaca
Bu
âyette Allah açıkça bildirmiştir ki, gerçek olan bir şeyi gizleyen kimsenin
tevbesi ancak durumunu düzeltip açıklamasından sonra
Nitekim
Yüce Allah:
“Bugün
size dininizi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.”
(Mâide, 3) buyurmuştur.
Bu
vasiyet iftirasını atan kimse 14. hicri asırda gelip insanların dinini karıştırıp
onlara yeni bir din koyarak, ona uyanların cennete gireceğini, uymayanların
cennetten mahrum kalacaklarını ileri sürmüştür. O iftira ettiği bu vasiyetin
Kur’ân’dan daha büyük ve daha faziletli olmasını istemektedir. Zira vasiyetin
bir yerinde: “Her kim bu vasiyeti yazar ve bir yerden bir yere; bir şehirden
bir şehire gönderirse, ona cennette bir saray inşa edilecektir. Her kim ki bu
vasiyeti yazmaz ve bir yere göndermezse kıyamet günü peygamberin şefaatinden
mahrum kalacaktır” demektedir. Böyle bir şey, yalanın en çirkini ve bunu
söyleyenin söylediklerinin yalan olduğunun en açık delilidir. Ayrıca yapılan
iftiranın büyüklüğünü ve yalan söylemekteki cesaretini gösterir. Zira Kur’ân’ı
yazıp onu bir şehirden diğerine gönderse, Kur’ân’daki emir ve yasaklara
uymadıkça böyle büyük sevaba eremez. Bu iftiradan ibaret vasiyeti yazan ve
bir şehirden diğerine gönderen, nasıl böyle bir sevaba eriyor? Kur’ân-ı
Kerim’i yazmayan ve onu bir yerden, diğerine göndermeyen, peygambere inanan ve
onun getirdiği dine uyan biri olduktan sonra peygamberin şefaatinden mahrum
olmaz.
Sadece
bu iftira bile bu vasiyetin bâtıl olduğunu göstermeye yeter. Ayrıca bu
iftirayı yayanın yalancı, utanmaz, beyinsiz ve peygamberin getirdiği
hidâyetten uzak olduğunu da gösterir. Bundan başka bu vasiyetin asılsız ve
yalan olduğunu gösteren şeyler de vardır. Bu iftirayı yapan, vasiyetin doğru
olduğuna binlerce defa yemin etse, “
Biz Allah’ı ve bulunduğumuz yerde hazır olan melekleri ve
bu vasiyet eline ulaşan Müslümanları şahit tutuyoruz ve bu şahitliğimizle Rabbimize
kavuşacağımızı ifade ederek diyoruz ki bu vasiyet yalandır ve peygambere
iftiradır. Bu yalanı ortaya atanı Allah perişan etsin, ona müstehak olduğu
gibi muamele eylesin.
Daha
önce söylediklerimizden başka bu vasiyetin yalan ve batıl olduğunu gösteren
hususlar vardır.
Şöyle
ki:
1-
Vasiyetin bir yerinde: “… geçen cumadan, bu Cuma gününe kadar 160 bin kişi
öldü. Bunların hiçbirisi İslam dini üzere ölmemişti.” Böyle bir konu gayb
bilgisini ilgilendirir. Peygamber vefat ettikten sonra vahy kesilmiştir. Hem o
yaşıyorken bile gaybı bilmiyordu. Vefat ettikten sonra nasıl bilsin?
Nitekim
Yüce Allah:
“De
ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Ben gaybı da bilmem.”
(En’âm, 50)
Ve
“De
ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka gaybı kimse bilmez.”
(Neml, 65) buyurmuştur.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-'den rivâyet edilen sahih hadiste
şöyle buyuruluyor:
“Kıyamet günü birtakım adamlar
havz(-ı kever)imden uzaklaştırılır. Ben: Ya Rabbi! Arkadaşlarım, arkadaşlarım!
derim. Bunun üzerine şöyle denilir: Onlar senden sonra neler çıkar(ıp neler
yap)dılar bilmezsin. Ben de bunun üzerine salih bir kul (olan İsa peygamber)in
dediğini derim.
“İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerinde
kontrolcü idim.
2-
Bu vasiyetin asılsız ve yalan olduğunu gösteren hususlardan biri de şudur ki
vasiyetin bir yerinde “kim bunu yazarsa fakir ise zengin olur, borcu varsa
Allah borcunu öder, günahı varsa bu vasiyetin bereketiyle kendisinin ve
ana-babasının günahları bağışlanır” denmektedir. Bu ifade, vasiyetin en büyük
yalan ve iftiracısının yalancı olduğuna en açık delillerden biridir. Çünkü
burada söylenen üç husus Kur’ân’ı yazmakla elde edilmez. Bu bâtıl vasiyeti
yazan bunları nasıl elde etsin? Bunu uyduran pis herifin yegâne isteği
insanların kafasını karıştırmak ve vasiyet diye ortaya attığı sahte faziletlere
takılıp, Allah’ın kulları için bildirdiği; zengin olmak, borcun ödenmesi ve
günahların affı için gerekli olduğunu bildirdiği sebepleri insanlara terk ettirmektir.
Perişanlığa, heva ve hevese ve şeytana götüren sebeplerden Allah’a sığınırız.
3-
Bu vasiyetin asılsız ve yalan olduğunu gösteren hususlardan biri de şudur ki,
vasiyetin bir yerinde: “Bu vasiyeti yazmayanın hem dünyada, hem ahirette yüzü
kara olacaktır” denmektedir. Bu ifade de önceki gibi bu vasiyetin bâtıl olup,
iftiracısının yalancılığını ortaya koyan en açık delillerden biridir.
Peygamberden 14 asır sonra gelen meçhul birisinin böyle bir şeyi yazıp
peygambere iftirasını sağlıklı bir akla sahip olan kimse nasıl
4-
Bu vasiyetin asılsız ve apaçık bir yalan olduğunun delili şudur ki, vasiyetin
bir yerinde: “Bu vasiyeti tasdik
Aziz
kardeşler ve ey okuyucu! Uyanın ve dikkatli olup bunu ve benzeri iftiraları
tasdik etmekten sakının. Zira hak olan bir şey üzerinde öyle bir nur olur ki,
hakkı arayan o nur ile aydınlanır, karışık gelmez.O halde hakikati deliliyle
arayınız. Cevabını bulamadığınız bir müşkülünüz olursa, bir bilenden sorunuz.
Yalancıların yeminine aldanmayınız. Vaktiyle iblis de babanız Âdem’e, ananız
Havva’ya yemin ederek onlara nasihat etmek istediğini söylemişti. Oysa İblis, hainlerin en büyüğü, yalancıların
en yalancısı idi.
Nitekim
onun bu aldatmacasını Allah A’râf suresinde şöyle haber veriyor:
“…
Ve onlara ‘ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.”
(A’râf, 21)
Bu
iftiracılardan ve yolundan giden-lerden sakının. Onların nice yalan ye-minleri
ve aldatıcı söz vermeleri, sapıt-mak ve aldatmak için nice süslü sözleri
vardır. Allah beni, sizleri ve diğer Müslümanları şeytanların şerrinden, sapıkların
fitnesinden ve aldatıcıların aldatmasından korusun. Onlar Allah’ın nurunu
ağızlarıyla söndürmek, insanların dinini karıştırmak istiyorlar. Allah’ın düşmanı
durumunda olan şeytanlar, şeytanın yolunu izleyen kafirler ve inkârcılar
hoşlanmasalar da Allah nurunu tamamlayacak, dinine yardım edecektir.
Bu
iftiracının ileri sürdüğü birtakım kötülüklerin ortaya çıkmasına gelince:
Bunlar gerçektir. Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler bu kötülükleri bildirmiş
ve sakındırmıştır. Zaten bu iki kaynakta hem hidâyet, hem yeterli bilgi vardır.
Allah’tan müslümanların hallerini düzeltmesini, onlara Hakka uymalarını
lutfetmesini, hak üzere dosdoğru olmalarını ve diğer günahlarından tevbe
etmelerini müyesser kılmasını dileriz. O tövbeleri
Bu
vasiyette geçen kıyamet alâmet-lerine gelince: Peygamber bunları hadislerinde
bildirmiş, Kur’ân’da bunlardan bazılarına işaret etmiştir. Bunları bilmek
isteyen hadis kitaplarında ve imanlı âlimlerin kitaplarında bulabilir. İnsanların
böyle iftiracıların açıklamalarına hakkı batıla karıştırarak kafalarını
bulandırmalarına ihtiyaçları yoktur.
Allah
bize kafidir ve O ne güzel vekildir.
Güç
ve kuvvet ancak ulu ve yüce Allah’ın sayesindedir.
Alemlerin
Rabbine hamdolsun. Al-lah kulu ve peygamberi doğru ve güvenilir Muhammed’e,
kıyamete kadar iyilikte ona uyanlara ve arkadaşlarına salât ve selam eylesin.
TASAVVUFÇULAR
VE TÜRBELER
Soru:
Bulunduğumuz
yerde türbelere (kabirler üzerine yapılmış) kubbelere önem veren tasavvuf şeyhleri
var. İnsanlar bu kimselerin iyi ve mübarek kişiler olduklarına
inanmaktadırlar.
Cevap: Bu soruya
Abdulaziz b. Bâz’ın cevabı şöyle olmuştur: Tasavvuf erbabı olsun
olmasın ilim ehli insanlara nasihatımız şudur: Kur’ân ve hadisin gösterdiğini
alsınlar ve bunu insanlara öğretsinler. Kur’ân ve hadise aykırı olan hususlarda
kendilerinden öncekilere uymaktan insanları sakındırsınlar. Din, şeyhlere ve
başkalarına uymak değildir. Din, ancak Allah’ın kitabından ve Muhammed -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in sünnet (hadisler)inden, sahâbe ve onlara uyan ilim
ehlinin icma/görüş birliği ettikleri meselelerden alınır. İşte dinin
alınma/öğrenilme yolu budur. Yoksa din taklit yoluyla falandan, filandan alınıp
öğrenilmez.
Peygamberden
sahih olarak rivâyet edilen sahih hadislerle sabittir ki kabirler üzerine bina
yapmak, mescit edinmek ve kubbeler yaptırmak veya başka bir bina yaptırmak câiz
değildir. Bunların hepsi Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’den gelen
nasslarla/ hadislerle haram kılınmış şeylerdir.
Buhârî
ve Müslim’de Âişe radiyallâhu anhâ ’dan rivâyet edilen bir hadiste Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Allah,
Yahudilere ve Hıristiyanlara lânet etsin! Onlar peygamberlerinin kabirlerini
ibadet yeri haline getirdiler.”
Âişe
diyor ki: Peygamber -sallallAhu aleyhi ve sellem- (bu hadisiyle) onların yaptığından (Müslümanları) sakındırıyordu.
Yine
Buhârî ve Müslim’de Ümmü Habibe ve Ümmü Seleme’nin Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-’e Habeşistan’da bir kilise gördüklerini, bu kilise içerisinde
birtakım resimlerin bulunduğunu söylediler.Bunun üzerine Allah’ın Rasûlü şöyle
buyurdu:
“Onlar
halkın içinden sâlih/iyi bir adam ölünce kabrinin üzerine ibadethane yaptılar
ve o (sizin gördüğünüz) resimleri yaptılar. Onlar, Allah katında yaratılmışların
en şerli olanlarıdır.”
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- bu hadisiyle kabirlerin üzerine ibadethane
yapanların, yaratılmışların en şerlisi olduğunu haber vermiştir. Kabirlerin
olduğu yere resimler asanlar da böyledir. Zira resimler ortak koşmayı /şirki
çağrıştıran şeylerdir. Zira halk bir kabrin üzerinde kubbe yapıldığını görünce
oraya defnedilmiş bulunan kimseyi
ululamaya başlar, onlardan yardım ister, adak adamaya, Allah’ın yanısıra ona
dua etmeye ve ondan medet beklemeye başlarlar. Oysa bu davranış büyük şirktir.
Müslim’in
Sahîh’inde yer verdiği Cündeb b. Abdullah’ın, Peygamber -sallallahu aleyhi ve
sellem-’den naklettiği hadis şöyledir:
“Allah
İbrahim peygamberi dost edindiği gibi beni de dost edinmiştir. Eğer ben
ümmetimden bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebû Bekr’i dost edinirdim. Dikkat
edin! Sizden evvel geçenler peygamberlerinin ve salih/ hayırlı kimselerin
kabirlerini ibadet yeri edindiler. Dikkat edin! Siz kabirleri ibadet yeri
edinmeyiniz. Ben size bunu yasaklıyorum.”
Bu
hadis-i şerif Ebû Bekir es-Sıddîk’in faziletini ifade etmektedir. Nitekim o,
sahabenin en hayırlısı ve en faziletlisidir. Hadiste ifade edildiği üzere
1-
Bunu yapanı Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kötülemiştir.
2-
Hadiste: “Kabirleri ibadet yeri edinmeyin” buyurulmuştur.
3-
Yine hadiste: “Ben size bunu yasaklıyorum” denmiştir. Bu üç noktadan
dolayı kabirler üzerine bina yapmaktan Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sakındırmıştır.
Nitekim
hadisteki: “Dikkat edin! Sizden evvel geçenler peygamber-lerinin ve
sâlih/hayırlı kimselerin kabir-lerini ibadet yeri edindiler. Dikkat edin!
Kabirleri ibadet yeri edinmeyin” ifadesi de bunu gösteriyor. Yani: “Onları
örnek alıp, onlara uymayın. Ben size bunu yasaklıyorum.” Bu ifadeler kabirler
üzerine bina yapıp oraları ibadet yeri edinmekten açık bir sakındırmadır. Bunun
hikmeti alimlerin dediği gibi, büyük şirke, kabirdeki kişiye ibadet etmeye;
dua, adak, kurban, yardım ve medet dileme gibi hususlara yol açması, sebep
olmasıdır. Nitekim Mısır’da Seyyîd Bedevî, Hüseyin, Seyyîde, Nefise, Zeynep ve
diğer kabirlerde yapılanlar böyledir. Su-dan’da pek çok kabirde ve başka
ülkelerde de benzeri hareketler vardır.Hatta bazı câhil hacılar Peygamber’in
Medine’deki kabrinde, Bakî kabristanlığında ve Mekke’de Hatice’nin kabrinde ve
diğer kabirlerde benzeri şeyleri yapmaktadırlar. Bu câhil kimseler
uyarılmaya, açıklamaya ve âlimlerin ilgisine muhtaçtır. Bu itibarla ister
tasavvuf mensubu olsun, ister olmasın bütün din alimlerine Allah korkusu ile
hareket ederek Allah’ın kullarına öğüt vererek, dinlerini onlara öğretmeleri,
kabirler üzerine kubbeler yapıp oraları ibadethane haline getirmekten sakındırmaları,
ölülere dua edip,onlardan yardım ve medet ummaktan kaçındırmaları vaciptir. Dua
sadece Allah’a yapılan bir ibadettir.
Çünkü
Yüce Allah :
“…
O halde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın.”
(Cin, 18)
Ve
“Allah’ı
bırakıp da
Âyetteki
“zalimlerden olursun”un manası “müşriklerden olursun” demektir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- de: “Duâ ibadetin ta kendisidir”
Ve:
“İstediğin
zaman Allah’tan iste. Yardım istediğinde dahi Allah’tan yardım iste” buyurmuştur.
Ölen kimsenin insanlarla ve bir iş görmekle
ilgisi kesilir. Ölen kişi kendisine başkalarının dua etmesine ve merhamete nail
olmasını dilemesine muhtaçtır. Böyle birine Allah’ı bırakıp dua edilmez. Zaten
ölünün buna ihtiyacı yoktur.
Nitekim
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Âdemoğlu
vefat ettiği zaman ameli sona erer. Ancak üç kimse böyle değildir. Devamlılık
özelliği olan bir hayır yapan, faydalanılan bir ilim bırakan ve kendisine dua
Peki,
durumu böyle olan birine Allah’ı bırakıp bunlara dua edilmez, bunlardan yardım
istenmez. Kabirdekiler -ister peygamber, isterse sâlih kimseler olsun-
melekler ve cinler de böyledir. Bir taraftan Allah’a; Allah ile birlikte de
bunlara dua edilmez. Nitekim Yüce Allah:
“…
ve size ‘melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin’ diye emretmez. Siz
Müslüman olduktan sonra, hiç size kafirliği emreder mi?”
(Âl-i İmran, 80)
buyurmuştur.
Âyet-i kerimede melekleri ve peygamberleri kendilerine dua ederek ve yardım
dileyerek Rab edinmenin küfür olduğu bildirilmiştir. Kemâl sıfatlara sahip
eksik sıfatlardan beri olan Yüce Allah böyle bir şeyi emretmez.
Müslim’in
Câbir radiyallâhu anh’dan rivâyet ettiği hadiste:
“Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- kabirleri kireçle (boya)mayı yasakladı. Kabirler
üzerine oturmayı ve üzerlerine bina yapmayı da yasakladı”
buyurulmuştur.
Zira
böyle yapmak, şirke yol açar. Kabir üzerine bina yapmak, kabre örtüler örtmek,
kireç (vesaire ile boyama işlemi yap)mak, kabir üzerine kubbeler yapmak; oraya
saygı göstermeye, kabirde bulunan kişiye dua edip istekte bulunmaya ve taşkın
hareketler yapmaya yol açar. Kabir üzerine oturmak meselesine gelince, kabir
üzerine oturmak kabri ve altındaki yatanı değersiz saymaktır. Bu itibarla
kabir üzerine oturmak câiz değildir. Kabre defnedilmiş olan kimse saygındır,
üzerine oturarak küçümsenmez, üzerine basılmaz ve kabre dayanılmaz. Kabir üzerine
su dökme (idrar) ve dışkı yapılmaz. Müslümana saygıdan dolayı bunların
yapılması yasaktır.Müslümanın dirisi de, ölüsü de saygı değerdir. Kabri çiğnenmez,
kemikleri kırılmaz, kabri üzerine oturulmaz. Üzerine idrar yapılmadığı gibi
üzerine çerçöp de dökülmez. Bunların hepsi yasaklanmıştır. Müslüman bir ölü
değersiz sayılıp, bunlar yapılmaz aynı zamanda aşırı giderek Allah’ı bırakıp
ölüye tapınma da yapılmaz. Demek oluyor ki İslam dini orta bir hükümle
kabirlere saygısızlık yapılmamasını, kabirde medfun bulunan ölü için duâ, hatalarının
bağışlanması ve Allah’ın rahmetine ermesini istenmeyi salık vermiş, onlara dua
ve istiğfar etmek için ziyaret edilmesini istemiş, kabirdeki ölülere
üzerlerine oturmak, pislik, idrar vs. ile onlara eziyet edilmesini
yasaklamıştır. Bundan dolayıdır ki, sahih bir hadiste Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
“Kabirlerin
üzerine oturmayın. Kabirlere doğru (kıble gibi yönelerek) namaz kılmayın.
Demek oluyor ki kabir üzerine oturulmaz ama kıble gibi kabre yönelerek namaz da
kılınmaz. Mükemmel ve büyük şeriat, Allah’ı bırakarak dua edip, adakta
bulunup yardım istemek gibi kabirde ki ölü hakkında taşkınlığı haram
kılmakla, kabirde ki ölüyü hiçe sayarak üzerine oturmak, basmak, dayanmak,
üzerine pislik atmak gibi hareketlerle eziyet etmenin yasak olmasını öngörerek
bu iki hareketin ortasını öğütlemiştir. Hakkın ne olduğunu öğrenmek isteyen
Müslüman kimse buradan hareketle bilir ki İslâmiyet orta yolu tutan bir dindir.
Ölüye karşı yapılması gereken hareket itibariyle şirk koşulmayacağı gibi,
ölüye eziyet ve saygısızlık da yapılmaz. Kabirde ki ölü peygamber veya salih
bir kimse de olsa kabri ziyaret edildiğinde ona selam verilir, kendisi için dua
ve istiğfar edilir. Fakat Allah’ı bırakıp ona dua edilmez. Ziyaret sırasında:
“Ey efendim! Medet, medet” veya “bana yardım et” yahut “hastama şifa ver” veya
“filan işte bana yardım et” denmez. Böyle şeyler Allah’tan istenir. Bunlar
yapılmadığı gibi (daha önce söylediğimiz üzere) kabir üzerine çerçöp koyarak,
üzerine basıp çiğneyerek ölüye saygısızlık da yapılmaz.
Yaşamakta
olan bir kimseden yardım isteyip, yardım almakta bir sakınca yoktur. Zira dini
bakımdan câiz olan bir sebebi yerine getirerek yaşayan kimsenin bir başkasına
bir şeylerle yardımda bulunması sözkonusudur.
Nitekim
Yüce Allah:
“Kendi
tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım istedi.”
Kasas, 15)
buyuruyor.
Bu âyette Musa peygamberin bir olayından söz edilmektedir. Burada Musa
peygamber kendisinden yardım istenilen yaşayan birisidir. Kavga eden iki
kişiden biri olan israilli, düşmanı olan
Kıptî’ye karşı ondan yardım istemiştir. İnsan tarlada ev inşa ve onarımında,
araba onarımında ve başka şeylerde ihtiyaçlarının giderilmesi hususunda,
insanın gücü yettiği ve duyu organlarıyla algılanabilen yardımları din kardeşinden,
akrabalarından ister ve böylece insanlar yardımlaşırlar. Hatta telefon,
telgraf, faks yoluyla yardımlaşarak da güç yeten meselelerde yardım isteme
olur. Bunda bir sakınca yoktur. Lakin yardım istenilen husus ibadet içeren bir
şeyse bu diriden de, ölüden de istenmez. Yaşayan veya ölmüş bir kimseye
“hastalığıma şifa ver” veya “kaybolan şeyimi geri getir” denmez. İstekte
bulunulan kimsede bunu yapacak bir sır olduğuna itikât edileceği için böyle
bir şey olmaz. “Düşmanımıza karşı bize yardım et” de denmez. Bunun gerekçesi de
aynen az önceki mesele gibidir. Lakin yaşamakta olan bir kimseden yapmaya
gücünün yettiği ve duyu organları ile algılanabilen silah, borç para istemek
gibi bir yardım istemekte bir sakınca yoktur.
Bir
kimsenin doktora giderek ondan (kendisini tedavi edecek) ilaç istemesi de
böyledir. Fakat doktor da bir sır olup bu sırra itikat ederek “bana şifa ver”
demesi -ki tasavvufçularda böyle bir sırra inanarak şifa istemek meşhurdur-
işte bu küfürdür. Çünkü insan bu kainata söz geçirip dilediğine şifa verme
gücüne sahip değildir. İnsanın ancak duyu organlarıyla algılanabilen şeylere
gücü yeter. Nitekim doktor da bu durumda olan ilaçlarda söz sahibidir.
Duyu
organlarıyla algılanabilen meselelerde yaşamakta olan ve gücü yeten kimse de
doktor gibidir. Bir kimseye, onunla birlikte olarak bedenen yardım eder, ödünç
para verir veya bina yapımında bir yardımda bulunur yahut araba için bir yedek
parça verir yahut yardım istemesi sözkonusu olan birisine aracı olarak yardım
etmesini sağlar. Bütün bunlar duyu organlarıyla algılanan şeylerdir ve
bunlarda bir sakınca yoktur. Bunlar ölüye tapınmak ve ölüden yardım istemek
gibi değildir.
Pek
çok şirk propagandacısı (ölüler için yapılanları) bu söylediklerimize
benzetmektedir. Oysa bizim söylediklerimiz apaçık şeylerdir. Ancak insanların
en cahiline benzeşme yoluyla bunları birbirine karıştırmak sözkonusu olabilir.
Yaşamakta olan kimselerle yardımlaşmak bilinen şartlarıyla câiz olan bir
şeydir. Ölülerden istekte bulunup, onlardan yardım istemek ve onlara adak
adamak ise yasaklanmıştır ve bilinmektedir ki ilim erbabınca bunlar şirktir.
Bu konuda ilim ehli arasında görüş birliği vardır. Sahabe ve onlardan sonra gelen
ilim iman ve basiret erbabı arasında tartışma yoktur. Kabirler üzerine bina yapıp
oraları ibadet yeri edinmek ve kubbeler yapmak kötü bir şeydir ve İslam
şeriatınca yasaklanmış bir şey olduğu ilim erbabınca bilinen bir şeydir. Bu
konuda alimler için bir karmaşa söz konusu değildir.
O halde bir kere daha ifade edelim ki ilim adamlarının üzerine farz olan görev nerede olursa olsunlar, Allah korkusuyla davranıp, Allah’ın kullarına nasihat etmeleri ve onlara Allah’ın dinini öğretmeleridir. Bunu yaparken falan veya filan kimseye şirin görünme gayreti içinde olmamalı, başkana da, büyüğe de, küçüğe de (gerekeni) öğretmeli, herkesi Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakındırmalı ve onları Allah’ın şeriatı olan dinine yönlendirmelidir. Alimler bu görevi yerine getirirken sözlü, yazılı, kitap yazmak, toplantılarda konuşmak, telefon, faks, teleks gibi var olan her araçtan yardım alarak Allah’ın yoluna davet ve Allah’ın kullarına nasihat vazifesini yerine getirmelidirler. Herkes için Allah’tan hidâyet dileriz. Güç ve kuvvet ancak Allah’ın sayesindedir.
FALCILIĞIN
HÜKMÜ NEDİR?
İlmî
araştırmalar ve fetva daimi komisyonuna şöyle bir soru gelmiştir:
Bazı
gazete ve dergilerde oğlak burcu, boğa burcu, ikizler burcu ve diğer burçlardan
söz
Komisyon
17727 sayılı kararında bu soruya şöyle cevap vermiştir: Soruda sözü edilen şey,
uğur, uğursuzluk, baht ve bahtsızlık üzerine kurulmuş falcıların ilgi
duydukları bir konudan ibarettir. Bu, cahiliye dönemi düşüncesi ve inancıdır.
Dini yönden haramdır. Falcılıkla meşgul olmak, falcıya başvurmak ve bunların yayımını
yapmak câiz değildir.Özellikle gazetelerde yayımlanması sapıklığı ve
müslümanların inancını fazlasıyla bozmaktadır.Bunu yapanların söyledikleri geleceği
bilmek iddiasını taşır. Oysa bu aziz ve celil olan Allah’a mahsus özelliklerdendir.
Aşağıdaki
âyetler bunu ifade etmektedir.
“De
ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez. Ne zaman
diriltileceklerini de bilmezler.” (Neml, 65)
“Gaybın
anahtarları Allah’ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve
denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez.
Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir
kitaptadır.”
(En’âm, 59)
Allah
Teâlâ, peygamberi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in diliyle gaybı
bilmek iddiasının mümkün olmadığını şöyle bildirmektedir:
“De
ki: Ben size ‘Allah’ın hazineleri yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. Size
‘ben bir meleğim’ de demiyorum. Ben, bana vahyolunan (Kur’an)’dan başkasına
uymam. De ki: Körle gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?” (En’âm,
50)
“Ben
size ‘Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilmem. ‘Ben
bir meleğim’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için,
‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir’ diyemem. Onların kalplerinde olanı,
Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum taktirde ben gerçekten zalimlerden
olurum.” (Hud,
31)
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:
“Her kim yıldızlardan bir bölüm ilim almışsa, kesinlikle
büyücülükten bilgi edinmiş demektir. Çokça bilgi alanın büyücülüğü fazladır” buyurmuştur.
Bu konuda âyet ve hadisler çoktur. Fal ve büyü konusundaki
hüküm müslüman-ların görüş birliği/icma ettikleri bir hükümdür. Bunun haram olduğu
dini delillerle bilinen bir şeydir. Bu itibarla kendisine ve ümmetine iyiyi
öğütleyen her müslümanın insanların aklı ile oynayan, inançlarını oyuncak
haline getiren bu tür şeylerden uzaklaşması, hem kendisi, hem ümmeti hakkında
Allah’tan korkması ve bu gibi sapıklıkları onlar arasında yaymaması gerekir.
Yöneticilerin -Allah onları muvaffak etsin- bu tür yayınlara engel olup,
yayınlayanları dini bakımdan uygun bir şekilde cezalandırmaları gerekir.
Muvaffakiyet Allah’tandır.
Allah, peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem-’e ve onun arkadaşlarına ve ailesine salât ve selam eylesin.
İlmi
Araştırmalar ve Fetva Daimi Komisyonu
Başkan:
Abdulaziz
b. Abdullah Bâz
Üye:
Abdullah b. Ğudeyyân
ŞABAN
AYININ YARISINDA BERAT GECESİNİ KUTLAMANIN HÜKMÜ[22]
Dinimizi
bizim için mükemmelleştirip nimetini tamamlayan Allah’a hamdolsun. Rahmet ve
tevbe peygamberi olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e salât ve selam
olsun.
Hamd
ve salât-u selamdan sonra derim ki:
Allah
buyuruyor:
“Bugün
size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din
olarak İslam’ı beğendim.” (Maide, 3)
“Yoksa
onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini şeriat kılan ortakları mı
var?”
(Şûrâ, 21)
Buhârî
ve Müslim’de Âişe radiyallâhu anhâ’dan rivâyet edilen hadiste Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- şöyle buyuruyor:
“Kim
ki şu bizim işimiz (olan dinimiz)de ondan olmadığı halde yeni bir şey
çıkarırsa, o şey reddedilmiştir.”
Müslim’in Sahîh’inde yer alan bir hadiste hadisin râvisi
Câbir diyor ki:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Cuma hutbesinde
şöyle buyurdu: “Şüphesiz sözlerin en hayırlısı Muhammed -sallallahu aleyhi
ve sellem-’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlarıdır. (Dinde)
her sonradan çıkarılan şey sapıklıktır.”
Bu manada âyetler ve hadisler çoktur. Bu âyet ve hadisler
açık bir şekilde ifade ediyor ki Yüce Allah, Muhammed ümmetinin dinini mükemmelleştirmiş
ve nimetini tamamlamıştır. Bu tamamlama ve mükemmelleşme, sözlü ve uygulamalı
olarak peygamber tarafından Allah’ın dini ümmete açıklanıp tebliğ etmesinden
sonra ve henüz vefat etmeden gerçekleşmiştir.
Peygamber
bu hadisinde açık bir şekilde ifade buyurmuştur ki, kendisinden sonra söz veya
davranış olarak ortaya çıkarılıp İslam dinine nispet edilen her şey bid’attır
ve çıkaran kimseye -bunu yaparken iyi niyetle yapmış da olsa- gerisin geriye
reddedilmiştir. Peygamberin arkadaşları/ashabı ve daha sonra gelen İslam
âlimleri meseleyi hakkıyla anlamışlar ve bid’atların kötülü-ğünü ortaya
koyarak insanları bundan sakındırmışlardır.
Nitekim
peygamberin sünnetine saygı, bid’atın kötülüğü ve ondan sakın-dırılması
çizgisinde kitap yazan alimlerin hepsi bu gerçeği ortaya koymuş-lardır. İbn
Vaddah, Tartuşî, Ebû Şâme ve diğerleri gibi.
Bazı
insanların çıkardığı bid’atlerden birisi Şaban
ayının yarısında Berat gecesini kutlamak ve gündüzden özel olarak oruç tutmak
şeklindeki uygulamadır. Bu konuda itimat edilecek bir delil yoktur. Bu gecenin
fazileti hakkında zayıf hadisler vardır. Bu hadislere itimat etmek câiz
değildir. Bu gecede namaz kılmanın faziletine dair hadislere gelince; bunların
hepsi uydurmadır. Nitekim bu hususta pek çok ilim adamı uyarıda bulunmuştur.
Bunlardan bazılarına ilerde yer vereceğiz.
-İnşaallah-
Bu
konuda Şam diyarının ve başka yerlerin bazı selef âlimlerinden birtakım
rivâyetler gelmiştir. Lâkin alimlerin çoğunluğunun icma/görüş birliği ettiği
husus şudur ki Şaban ayının yarısında Berat gecesinin kutlanması bid’attir. Bu
gecenin fazileti hakkında rivâyet edilen hadisler zayıftır.Hatta bu hadislerin
bazısı uydurmadır.Böyle olduğu hakkında Hâfız İbn Receb ve başkaları tenbihte bulunmuştur. İbn Receb’in “Letâifu’l-Meârif”
isimli kitabında ifade ettiğine göre “zayıf hadislerle uygulama yapılması,
ancak aslı sahih delillerle sabit olan ibadetlerde sözkonusudur.” Şaban ayının
15. gecesini kutlamak, sahih bir temele dayanmıyor ki, zayıf hadislerle
desteklensin.
Bu
değerli kurala Ebu’l-Abbâs Şeyhu’l-İslâm İbn-i Teymiyye rahmetullâhi aleyh de
yer vermiştir.
Kıymetli
okuyucu, bu meselede âlimlerin söylediklerini
“Ey
iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine (idarecilere)
de itaat edin.” (Nisa, 59)
“(Rasûlüm!) De ki:
“Hayır,
Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp,
sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın
kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)
Bu manada âyetler çoktur. Bu âyetler hakkında anlaşmazlık
olan meselelerin Kur’ân’a ve hadislere arz edilmesi hususunda nass/belgedir.
Bu nassa göre Kur’ân ve hadisin hükmüne rıza göstermek de gereklidir. Zira bu
imanın gereğidir. Hakkında anlaşmazlık olan meselelerde böyle davranmak hem
sonuç olarak en güzel seçenektir, hem de kullar için dünyada ve ahirette en
hayırlısıdır.
Hafız
İbn Receb “Letaifu’l-Meârif” isimli kitabında daha önce aktarılan sözünden
sonra şöyle diyor: “Şaban ayının onbeşinci gecesinde Şam’da yaşayan Halit b.
Mi’dan, Mekkûl, Lokmân b. Amir ve diğerleri gibi tabiûndan bazıları bu geceyi
saygı ile karşılarlar ve bu gecede ibadet etmek gayreti içinde olurlardı. İnsanlar,
bunlardan (örnek) alarak bu gecenin faziletini ve saygı gösterilmesini
benimsemişlerdir. Hatta şöyle dendiği de olmuştur: İnsanlara bu konuda İsrailiyyat rivâyetleri ulaşmıştır.
Çeşitli memleketlerde bu gece hakkında nakledilenler şöhret bulunca insanlar
bu mesele hakkında görüş ayrılığına düştüler.Kimisi onlardan geleni
Şam
âlimleri bu gecenin nasıl geçirileceği, geçiriliş tarzı hakkında görüş
ayrılığına düşerek iki görüş ileri sürmüşlerdir: Birinci görüşe göre bu gece,
camilerde cemaat halinde değerlendirilir.Hâlid b. Mi’dan ve Lokman b. Amir
Şaban ayının 15. gecesinde en güzel giysilerini giyer, güzel kokularla tütsülenir,
gözlerini sürmeler ve bu geceyi camide ibadet ederek geçirirlerdi. İshak b.
Rahuye de bunların bu görüşlerine uymuş ve Harb b. el-Kirmanî’nin “Mesâil”
isimli kitabında naklettiğine göre: “Bu gece camide cemaat halinde ibadet etmek,
bid’at değildir” demiştir.
İkinci
görüşe göre bu gecede camilerde namaz, dua ve bir şeyler anlatmak için
toplanmak mekruhtur. İnsanın tek başına bu gecede namaz kılması mekruh
değildir. Şam halkının imamı fıkıh âlimi Evzaî bu görüştedir. İnşallah (gerçeğe)
en yakını budur. İbn Receb bunları ifade ettikten sonra şöyle diyor: Ahmed b.
Hanbel’den bu gecede ibadet etmenin müstehap olduğuna dair bir şey bilinmiyor.
Ancak bir başka meseleden çıkış yapmak suretiyle bu gece ibadet etmenin
müstehap olduğuna dair iki rivâyet vardır. Çıkış noktası olan mesele, bayram
gecesinde ibadet etmek hakkında ondan gelen iki rivâyettir ki bu rivâyetler
şöyledir:
a)
Bayram gecesi ibadet etmek müstehap değildir. Zira ne Peygamberden, ne de
ashabından böyle bir rivâyet gelmiştir.
b)
Bayram
gecesi ibadet etmek müs-tehabtır. Zira Abdurrahman b. Yezid b. Esved’den böyle
yaptığı rivâyet edilmiştir. O tabiîndendir. Şaban ayının yarısında gece ibadet
etmek de böyledir. Fakat peygamberden ve ashabından böyle bir rivâyet gelmemiştir.Bu
konuda sabit olan bilgi, Şam fıkıhçılarının ileri gelenlerinden olan tabiînden
bir guruptan gelen rivâyetten ibarettir. -İbn Receb’in sözü ve bunu aktarmaktan
amaç burada bitiyor.- İbn Receb’in sözünden açık bir şekilde öğreniyoruz ki
Şaban ayının yarısında gece ibadet etmek hakkında peygamberden ve ashabından
bir şey nakledilmemiştir. Fakat Evzâî rahimehullah’ın bu gecede cemaat olmaksızın
ibadet etmenin müstehap olmasını tercih edişine ve İbn Receb’in bu görüşü
tercih etmesine gelince: Bu zayıf ve garip bir tercihtir. Zira dinde yeri
olduğu dini delillerle ispat edilmemiş bir şeyi Allah’ın dinine sonradan
koymak Müslüman için câiz değildir. Bu şey ister tek başına yapılsın, ister cemaat
halinde yapılsın; ister gizli yapılsın, ister açıktan yapılsın hüküm değişmez.
Peygamber’in “bir kimse bizim yolumuzda olmayan bir şey yaparsa, o şey
reddedilmiştir” hadisinin genel ifadesi, bid’atlardan sakındıran ve onların
kötü bir şey olduğunu bildiren delillerin genel ifadesi bunu gerektirir.
İmâm
Ebû Bekir Tartûşî “el-Havâdisu ve’l-Bideu” isimli kitabında şunları söylemektedir:
“İbn
Vaddah, Zeyd b. Es-lem’in şöyle dediğini bildiriyor: Hocalarımızdan ve fıkıh
âlimlerimizden yetiştiklerimizden hiçbiri Şaban ayının yarısında geceyi
kutlamağa ve Mekhul hadisine ilgi duymazlardı. O gecenin diğer gecelerden üstün
olduğu görüşünü benimsemezlerdi.”
İbn
Ebî Muleyke’ye: “Ziyad en-Nem-rî Şabanın yarısı 15. gecesinin kadir gecesi gibi
insanların ecir ve sevap kazandıkları bir gecedir” diyor denildiğinde İbn Ebî
Muleyke şöyle demiştir: “Ben onu işitseydim, elimde bastonum olduğu takdirde
kendisini döverdim.” Ziyad hikâyeci birisidir.
Allame Şevkâni el-Fevâidu’l-Mecmua isimli kitabında
şöyle der:
“Ali radiyallâhu anh’den rivâyet edilen “Ey Ali! Her kim
Şaban ayının yarısı gecesinde her rekatında Fatiha ve Kulhuvallahu… surelerini
onar defa okuyarak yüz rekat namaz kılarsa, Allah onun bütün ihtiyaçlarını
giderir” hadisi uydurmadır. Bu rivâyetin, böyle bir namazı kılan kimseye
verileceğini bildiren sözlerinde, iyiyi kötüden ayıracak özelliği bulunan
hiçbir kimse uydurma olduğunda şüphe etmez. Bu rivayeti aktaranlar meçhul
kimselerdir. Aynı rivâyet ikinci ve üçüncü bir yoldan da rivâyet edilmiştir ki
hepsi uydurmadır ve râvileri meçhul kimselerdir.
“Muhtasar”
isimli kitabında Şevkâni şöyle der: Şaban ayının yarı gecesinde namaz kılmak
ile ilgili hadis bâtıldır. İbn Hibbân’ın, Ali’den rivâyet edilen; “Şaban
ayının yarısı olunca geceyi ibadetle, gündüzü oruçla geçirin” hadisi zayıftır.
“Leâlî” isimli kitapta şöyle denilmiştir: “Şaban ayının yarısında on kere
ihlâs okuyarak yüz rekat namaz kılmak” hadisi, bunu rivâyet
Fıkıh
âlimlerinden bir gurup -“İhyâ” kitabının sahibi ve diğerleri gibi- bu hadise
aldanmışlardır. Şaban’ın yarısında gece
kılınan namaz hadisi pek çok çeşitli yerlerde rivâyet edilmiştir ki hepsi de bâtıl
ve uydurmadır. Bu durum Tirmizî’nin, Âişe radiyallâhu anhâ’dan rivâyet ettiği
Peygamberin bu gecede Bakî kabristanına gittiğini ve Allah’ın bu gecede dünya
semâsına inip, Kelb oğulları kabilesinin koyunlarının tüyleri adedince birçok
kimsenin günahlarını affedeceğini bildiren rivâyetle çelişmez. Zira konuşulan
mesele bu gecede kılınması öngörülen uydurma namazdır. Bununla beraber, Âişe
radiyallâhu anhâ hadisinde zayıflık ve inkıta /kopukluk vardır. Daha önce
geçen Ali hadisi de bu namazın uydurma olması ile çelişmez. Kaldı ki ifade
edildiğine göre hadiste zayıflık vardır.
Hâfız
Irâkî: “Şabanın yarısında kılınacak namaz hadisi Peygamber -sallallahu aleyhi
ve sellem- adına uydurulmuş bir hadistir ve yalandır” diyor. Nevevî “Mecmû’”
isimli kitabında diyor ki: Receb ayının ilk Cuma gecesinde kılınması meşhur
olan, akşam ile yatsı arasında kılınan 12 rekatlık “Reğâib Namazı” ve Şaban ayının
yarısında gece kılınan 100 rekatlık namaz, bid’attır ve iyi olmayan yersiz bir
şeydir. “Kût’u’l-Kulûb” ve “İhyâu Ulumi’d-dîn” isimli kitaplarda bunların yer
almış olmasına ve bunlar hakkında (var olduğu söylenen) hadislere
aldanmamalıdır. Çünkü bunların hepsi bâtıl/asılsızdır. Bazı âlimlerin
kendilerine bu mesele karışık gelip de bu namazların müstehap olduğu hakkında
kitaplar yazmalarına da aldanmamalıdır. Zira bu konuda yanılmışlardır.
Şeyh
Ebû Muhammed Abdurrahman el-Makdisî bu iki namazın bâtıl oluşu hakkında
değerli bir kitap yazmış ve çok güzel ve değerli bilgiler vermiştir. Bu mesele
hakkında elde ettiğimiz bilgilerin tamamını aktarmaya kalksak söz uzar.
Hakikatı arayan kimse için yazdıklarımız yeterlidir ve ikna edicidir.
Buraya
kadar yer verdiğimiz âyetler, hadisler ve âlimlerin sözleri, hakikatı arayan
için açıkça ortaya koymuştur ki Şaban ayının yarısında geceyi namaz veya başka
şeylerle kutlamak, gündüzünü oruç tutarak geçirmek kötü bir bid’attır.
Peygamberin temiz şeriatında bunun aslı, bir dayanağı yoktur. Bilakis sahabe
radiyallâhu anhum döneminden sonra ortaya çıkmış ve İslama sokulmuş bir şeydir.
Gerek bu konuda, gerek (benzeri) diğer konularda Allah’ın; “Bugün size
dininizi tamamladım.” (Maide, 3) âyeti ve bu manadaki diğer âyetler; Peygamberin
“kim bizim işimiz (olan dinimiz)de ondan olmayan bir şeyi ortaya çıkarırsa, o şey
reddedilmiştir” hadisi ve bu manadaki diğer hadisler, gerçeği arayan kimse
için yeterlidir.
Müslim’in
Sahîh’inde Ebu Hureyre’den rivâyet edilen hadiste Peygamber -sallallahu aleyhi
ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Geceler
arasında Cuma gecesini özel bir şekilde ibadet için ve günler arasında Cuma
gününü oruç tutmak için özel bir şekilde ayırmayınız. Ancak Cuma günü tutmaya
devam ettiğiniz bir orucunuz Cuma gününe denk gelirse o başka.”
Demek oluyor ki
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- kadir gecesini ve Ramazan gecelerini ibadetle
geçirmeyi meşru saymış, bu konuda ümmeti uyarıp teşvik etmiş ve kendisi bizzat
bu geceleri ibadetle canlandırmıştır. Nitekim Buhârî ve Müslim’de Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:
“Her
kim Ramazan (gecelerini) ibadetle geçirir, bunu inanarak ve mükâfatını
Allah’tan bekleyerek yaparsa geçmiş günahları bağışlanır ve her kim kadir
gecesini inanarak ve mükâfatını Allah’tan bekleyerek ibadetle geçirirse geçmiş
günahları bağışlanır.”
Hidâyeti
geride bırakıp geçen şey,
İslama
sonradan sokulmuş bid’at işlerdir hey!
Kendisinden
dilekte bulunulan Yüce Allah bizleri ve diğer Müslümanları sünnete sarılıp bu
yolda devamlı olma ve sünnete aykırı olan şeylerden kaçınmakta başarılı
kılsın. O cömerttir ve kerem sahibidir.
Allah
kulu ve peygamberi olan peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve
sellem’e, onun âlinin ve ashabının hepsine salât ve selam eylesin.
MİRAÇ
GECESİNİ KUTLAMANIN HÜKMÜ NEDİR?[23]
Hamd
Allah’a mahsustur. Allah’ın Rasûlüne, onun âline ve ashabına salât ve selam
olsun.
Hamd,
salât ve selamdan sonra derim ki: Hiç şüphe yok ki Peygamberin gecenin bir
parçasında Mekke’den Kudüs’e gitmesi/İsra olayı ve Miraç, onun doğruluğu ve
aziz ve celil olan Allah katındaki mertebesinin büyüklüğünü gösteren Yüce
Allah’ın büyük mucizelerinden biridir. Bu olay aynı zamanda Allah Teâlânın
bütün yaratıklarından yüce olup, apaçık ortada olan kudretini de gösteren bir
olaydır.
Allah
Teâlâ buyuruyor ki:
“Bir
gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu
Mes-cid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren
Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.”
(İsrâ, 1)
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’den tevâtür derecesinde rivâyet edilmiştir ki o,
göklere çıkarılmış, kendisine göklerin kapıları açılmıştır.O derecedeki
yedinci kat semayı geçerek, Allah kendisi ile dileğince konuşmuş ve bu gece beş
vakit namaz farz kılınmıştır.
Allah
namazı ilk olarak elli vakit olarak farz kılmıştı. Peygamber dönüp dönüp bu emrin
hafifletilmesini istiyordu. Nihâyet Allah namazı beş vakit olarak
kararlaştırdı. Farz kılınan namaz beş vakittir, mükâfat bakımından ise elli
vakittir. Zira iyilikler on misliyle mükâfatlandırılır. Bütün nimetlerinden
dolayı Allah’a hamd ve şükürler olsun.
İsrâ
ve Miraç’ın meydana geldiği gecenin hangi gece olduğu sahih hadislerde
belirlenmemiştir. Miraç gecesinin belirlenmesi konusundaki rivayetlerin
peygamberden geldiği sabit değildir. Hadis ilmi ile meşgul olan alimlerce
durum budur. Allah’ın bu geceyi insanlara unutturmuş olmasında, mevlanın nice
hikmetleri vardır. Varsayalım ki miraç gecesi belirlenmiş olsun, yine de
müs-lümanların bu gecede özel bir ibadet yapmaları ve kutlayıcı merasimler icra
etmeleri câiz olmaz. Zira Peygamber ve ashabı böyle bir şey yapmamışlardır.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- insanların, insanlara en iyi nasihat edeniydi.
Risalet (peygamberlik) görevini sonuna kadar tebliğ edip, emaneti yerine
getirmiştir. Bu gecenin ululanması ve kutlanması, İslam dininden olsaydı,
peygamber (haşâ) gaflet edip onu gizlemezdi. Böyle bir durum olmadığına göre
anlıyoruz ki bu gecenin kutlanması ve ululanmasının din ile bir ilgisi yoktur.
Allah bu ümmetin dinini ikmâl etmiş, nimetini tamamlamıştır. Ayrıca Allah’ın
izin vermediği bir hususta dinde bir şeyi dindenmiş gibi ortaya koyan kimseyi
reddetmiştir.
Allah
Teâlâ buyuruyor ki:
“Bugün
size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din
olarak İslamı beğendim.” (Maide, 3)
“Yoksa
onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri dini kâide kılan ortakları mı
var?
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’den gelen sahih hadislerde bid’atlerden
sakındırılmış ve bid’atın sapıklık olduğu açıklanmıştır. Ta ki tehlikenin
önemi hususunda bir tenbih olsun ve bid’atı işlemekten nefret etsinler. Bu
hadisler şunlardır:
a)
Buhârî ve Müslim’de Âişe radiyallâhu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Şu
bizim (din) işimizde kim sonradan ortaya bir şey koyarsa, o reddedilmiştir.”
Aynı
hadisin Müslim’de ki ifadesi şöyledir:
“Bir
kimse bizim yolumuzda olmayan bir şey yaparsa o şey reddedilmiştir.”
Müslim’in Sahîh’inde Cabir radiyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Cuma hutbesinde şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz
sözlerin en hayırlısı Allah’ın kitabı (Kur’ân)’dır. Gidilecek aydınlık yolun
en hayırlısı Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’in yoludur. İşlerin en kötüsü
sonradan çıkarılanlarıdır. (Dinde) her sonradan çıkarılan şey sapıklıktır.”
Sunen’de
İrbâd b. Sâriye’den şöyle bir rivâyet yer almaktadır:
Allah’ın
Rasûlü bize bir gün va’z etti. Öyle etkili bir konuşma oldu ki kalpler ürperdi,
gözlerden yaşlar boşandı. Biz: “Ey Allah’ın Rasûlü! Sanki bu konuşmanız bir
vedalaşmadır. Bize tavsiye(ler)de bulun” dedik. Bunun üzerine Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-: “Size takvayı (Allah korkusunu) tavsiye ederim.
Başına geçip başkan olan kimse köle dahi olsa, (emirlerini) dinleyin ve itaat
edin. Sizden hayatta kalanlar gelecekte pek çok anlaşmazlıklar görecektir. (Her
durumda) benim ve benden sonra (gelecek olan) hidâyete yönlendirici olan
halifelerimin sünnetine sarılınız. O sünnete azı dişlerinizle ısırırcasına
(güçlü bir şekilde) sarılınız. (Dini konularda) sonradan çıkarılan işlerden
sakınınız. Zira her sonradan çıkarılan bid’attır. Her bid’at sapıklıktır” buyurdular.
Bu
manada hadisler çoktur.
Peygamberin
ashabından ve onlar-dan sonra gelen selef-i salihinden, bid’attan sakındıran ve
(bid’atın kötü sonuçlarından) korkutan rivâyetler gelmiştir. Bu sakındırma ve
korkutmanın yegâne sebebi bid’atın dinde bir fazlalık/ilave olmasından
Allah’ın izin vermediği bir şeyin din imiş gibi ortaya konmasından ve Hıristiyanlardan,
Yahudilerden Allah düşmanı birtakım kimselerin, Allah izin vermediği halde dinlerine
ilaveler yapmasına benzemesindendir. Dine sonradan bir şey eklemenin (zorunlu
olarak) sonucu dinde bir eksikliğin bulunması ve mükemmelleşmeden sonra
noksanlık töhmetine yol açmasıdır. Ayrıca dine sonradan bir şey nispet
etmekteki büyük fesat, çirkin kötülük Allah’ın:
“Bugün
size dininizi ikmâl ettim.” (Maide, 3)
Âyeti
ile çatışmak ve peygamberin bid’atten sakındırılıp uzaklaştırıcı manadaki
hadislerine apaçık aykırılık bilinen şeylerdendir.
Ümit
ederim ki, bu bid’atı -miraç gecesini kutlama bid’atını- inkar etmek, ondan
sakındırmak ve onun İslam dini ile bir ilişkisi olmadığı hususunda, hakikati
arayanlar için bizim anlattıklarımız ikna edici ve yeterlidir.
Allah
Müslümanlara nasihat edip, onlara Allah’ın dini hakkında açıklamalar yapmak ve
ilmi gizlememek Allah tarafından yüklenen bir görev olduğu için din
kardeşlerimi bu bid’at hakkında uyarmayı görev bildim. Bu bid’at -miracı 27.
Recep gecesinde kutlama yapma bid’atı pek çok ülkede öyle yaygınlaşmıştır ki,
bazı kimseler onu dinden bir parça sanmaya başlamışlardır.
Allah’tan
dilerim ki, tüm müslüman-ların halini düzeltsin.Onlara dini iyi anlamalarını
lutfetsin. Bizleri ve onları hakikate sarılıp, bunda sebat etmeyi ve hakikate
aykırı olan şeyleri terk etmeyi başarmayı nasip etsin. O’nun buna gücü yeter
dileğimizi yerine getirir.
MEVLİD
MERÂSİMİ BİD’ATİ[24]
Allah’a
hamd olsun. Allah’ın Rasû-lüne, onun âline ve ashabına ve onun yolundan
gidenlere salât ve selam olsun.
Hamd
ve salât-u selamdan sonra derim ki: Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’in
doğumu dolayısıyla yapılan mevlit merasiminin, merasim esnasında ayağa
kalkmanın, peygambere selam vermenin ve mevlitlerde bunlardan başka
yapılanların hükmünün ne olduğu hakkında tekrar tekrar sorular sorulmuştur.
Bu
sorulara verilecek cevap şudur: Ne peygamberin, ne de başkasının doğumu
dolayısıyla (dini) bir merasim/ kutlama yapmak câizdir. Çünkü böyle bir şey
dinde sonradan ortaya çıkan bir şeydir. Zira
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- sahabeden -Allah onlardan razı olsun- raşid halifeler ve
diğerleri, fazilet çağlarında onlara uyanlardan hiçbirisi böyle bir şey
yapmamıştır. Oysa onlar sünneti en iyi bilen, peygamberi en mükemmel şekilde
sevip, kendisinden sonra gelenler olarak onun şeriatına uyan kimselerdir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’den sabit rivâyette buyurulmuştur ki:
“Şu
bizim (din) işimizde, kim sonradan ortaya bir şey atarsa, o reddedilmiştir.”
Bir
diğer hadiste de; “Benim ve benden sonra (gelecek) hidâyete yönlendirici
olan hafifelerimin sünnetine sarılın. O sünnete azı dişlerinizle ısırırcasına
(güçlü bir şekilde) sarılın. (Dini konularda) sonradan çıkarılan işlerden
sakınınız. Zira her sonradan çıkarılan bid’attır. Her bid’at sapıklıktır” buyurulmuştur.
Bu iki hadiste, dinde sonradan bir şey çıkarmaktan ve bunu uygulamaktan şiddetli
bir şekilde sakındırma vardır.
Kur’ân’da
(aynı paralel de) âyetler vardır:
“Peygamber
size ne (emir) verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan da vazgeçin.”
(Haşr, 7)
“Onun
(peygamberin) emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya
kendilerine çok acılı bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.”
(Nur, 63)
“Andolsun
ki, Rasûlullah’ta sizin için Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve
Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır.”
(Ahzâb, 21)
“(İslam
dinine girme hususunda) öne geçen ilk muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle
uyanlar var ya işte Allah onlardan razı olmuştur. Onlar da Allah’tan razı
olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan
cennetler hazırlamıştır. İşte bu, büyük kurtuluştur.”
(Tevbe, 100)
“Bugün
size dininizi ikmâl ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din
olarak İslam’ı beğendim.” (Maide, 3)
Bu
manada âyetler çoktur.
Bu
tür doğum günü merasimlerinden anlaşılan şudur:
Allah
bu ümmetin dinini tamamlamamış, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-
ümmetinin ne yapması gerektiğini tebliğ etmemiş de, sonradan gelenler gelmiş,
Allah izin vermediği halde Allah’ın dininde sonradan bir şeyler çıkarmışlar;
bunu yaparken şuna inanmışlar ki, yaptıkları bu iş onları Allah’a
yakınlaştıran bir iştir. Hiç şüphe olmasın ki, bu büyük bir tehlike ve Allah’a
ve O’nun peygamberine karşı gelmektir. Halbuki Allah kulları için dini
tamamlamış, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- apaçık bir şekilde insanlara
gereken tebliği yapmıştır. Cennete ulaştıran, cehennemden uzaklaştıran her yolu
ümmete açıklamıştır.
Nitekim
Abdullah b. Amr’dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Allah’ın
her gönderdiği Peygamber, mutlaka ümmetine hayırlı olacağını bildiği şeyin
yolunu onlara göstermiş, onlar için şerli olacağını bildiği şey hakkında onları
uyarmıştır.”[25]
Bilindiği
üzere bizim peygamberimiz peygamberlerin sonuncusu, en faziletlisi, nasihat ve
tebliğ yönünden en umumi olanı yapandır.
Nitekim
Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem- bir Cuma hutbesinde:
“Muhakkak sözün en hayırlısı Allah’ın kitabı
(Kur’ân)’dır. Gidilecek yolun en hayırlısı Muhammed -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in yoludur. İşlerin en kötüsü (dinde) sonradan çıkarılan şeylerdir
ve her sonradan çıkarılan şey sapıklıktır” buyurmuştur.[26]
Bu
konuda âyetler ve hadisler çoktur. Bu delillerden hareketle âlimlerden bir
gurup mevlit merasimini
Nitekim
böyle olması hakkında Allah’ın buyruğu vardır:
“Ey
iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine
(idarecilere) de itaat edin.
“Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a ma-hsustur.” (Şûrâ, 10) âyetleri gibi.
Mevlit
merasimi meselesini Allah’ın kitabına sunduğumuzda orada, Allah Rasûlüne uyup,
onun emirlerini tutmanın sakındırdığı şeylerden kaçınmanın emredilmiş olduğunu
görüyoruz. Ayrıca Allah dininin ikmal edilmiş, onda bir eksikliğin kalmamış
olduğunu haber veriyor. Bu mevlit, peygamberin getirdiği bir şey değildir.
Netice itibariyle, Allah’ın bizim için tamamlayıp, peygambere uymamızı emrettiği
dinden olamaz.
Mevlit
merasimi meselesini peygamberin sünnetine sunduğumuzda, Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in ne onu yaptığını, ne de yapılmasını emrettiğini ifade
Nitekim
Yahudiler ve Hıristiyanlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“(Ehl-i
kitap) Yahudi ve Hıristiyanlar dışında hiç kimse cennete girmeyecek dediler.
O iddia, onların kuruntusudur. Sen onlara de ki:
“Yeryüzünde
bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
En-’âm, 116)
Sonra
bu merasimlerin çoğunluğunda bid’at olmakla beraber başkaca dini yönden hoş
görülmeyen şeyler de bulunur. Kadın erkek bir arada karışık olmak, eğlence
aletleri ve müzik,
akla zarar veren ahlaki maddelerin kullanılması ve başka sakıncalar gibi.
Bazen bundan daha büyük sakıncaya düşüldüğü de olur ki bu en büyük şirktir.
Peygamber veya evliyadan biri hakkında aşırı giderek Allah’a değil de ona dua
edip ondan yardım ve medet isteyerek onun gaybı bildiğine inanmak gibi.
İnsanlardan pek çoğu mevlit merasimlerinde veya evliya adını verdikleri kimseler
için yaptıkları merasimlerde benzeri şeyler olmaktadır.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’den nakledilen bir hadiste şöyle buyurulmuştur:
“Dinde
taşkınlık yapmaktan sakının. Sizden evvelkileri ancak dinde taşkınlık helak
etmiştir.”
Bir
diğer hadis de şöyledir:
“Hıristiyanların
Meryem oğlu İsa’yı (hakkında Allah’ın oğlu diyerek) uçurdukları gibi, beni
uçurmayın. Ben ancak bir kulum. Bana “Allah’ın kulu ve elçisi” deyin.”
İlginç
ve tuhaftır ki pek çok kimse bid’at olan bu merasimlerde bulunmak için aktif
bir gayret içinde olurlar ve bu merasimi savunurlar. Oysa Allah’ın farz
kıldığı Cuma ve cemaat namazlarında hazır olmadıkları gibi başlarını bile
kaldırmazlar. Yaptıklarının İslam’da hoş görülmeyen büyük bir şey olduğu
görüşünde değillerdir. Hiç şüphesiz bu durum iman zayıflığından, basiret
azlığından ve kalplerde işlenen günahların izinin yoğunlaşmasındandır. Bize ve
diğer Müslümanlara Allah Teâlâ’nın afiyet vermesini dileriz.
Mevlitlerde
yapılan yanlışlardan birisi de şudur: Bazı kimseler Peygamber -sallallahu
aleyhi ve sellem-’in mevlit merasiminde hazır bulunduğunu sanırlar. Bundan
dolayı onu sevgi ile karşılamak üzere ayağa kalkarlar. Bu, en büyük bâtıl ve en
çirkin bir cahilliktir. Zira Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kıyamet
gününden önce kabrinden çıkmaz, insanlardan hiçbir kimse ile ilişki kurmaz ve
insanların toplantılarında hazır bulunmaz. Bilakis o, kıyamete kadar kabrinde
kalıcıdır. Ruhu ise Rabbinin yanında yücelerin yücesinde ikram yurdundadır.
Nitekim Allah insanların durumunu şöyle anlatıyor:
“Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet
öleceksiniz. Sonra da, şüphesiz sizler kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz.”
(Mu’minûn, 15-16)
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem- de bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Kıyamet
günü yeryüzünün (kabrinden çıkmak üzere) kendisi için ilk yarıldığı kimse ben
olacağım. Ben ilk şefaat
Yukarıdaki âyet-i kerime, hadisi şerif ve bunların
manasındaki diğer âyetlerin ve hadislerin hepsi, peygamberin ve diğer vefat
etmiş kimselerin kabirlerinden ancak kıyamet günü çıkacaklarını
göstermektedir. Bu, Müslüman alimlerin görüş birliği ettikleri bir husustur. Bu
konuda alimler arasında anlaşmazlık yoktur. Her müslümanın bu meselelerde
uyanık olması ve cahil kimselerin ve benzerlerinin sonradan çıkardıkları bid’at
ve hurâfelerden sakınması gerekir. Bu hurafeler hakkında Allah hiçbir delil indirmemiştir.
Kendisinden yardım istenilen ve kendisine dayanılan Allah’tır. Güç ve kuvvet
ancak Allah’ın sayesindedir.
Peygamber
-sallallahu aleyhi ve sellem-’e salâvat okumaya gelince: Bu, güzel amellerden
ve ibadetlerin en faziletlilerindendir. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-’e
salâvat okumak hususunda şöyle buyurulmuştur:
“Allah
ve melekleri, peygambere çokça salât ederler. Ey müminler! Siz de ona salât
edin ve tam bir teslimiyetle selam verin.” (Ahzâb, 56)
Peygamber
de aynı konuda şöyle buyurmuştur:
“Kim
bana bir salâvat okursa, Allah ona on salâvatla karşılık verir.”
Peygambere
salâvat okumak her vakit meşrudur. Bütün ilim adamlarına göre namazın sonunda
mutlaka okunması gerekir. Her namazın son oturuşunda “tahiyyat”tan sonra salâvat-ı
şerifenin okunması vaciptir. Pek çok yerde salâvat okunması müekked sünnettir.
Ezandan sonra, peygamberin adı anıldığı zaman, Cuma günü ve gecesinde salâvat
okunması hakkında pek çok hadis vardır. İşte bu vakitler, salâvatın sünnet-i
müekkede olduğu yerlerdir.
Allah’tan
bizleri ve diğer Müslümanları dini iyi bir şekilde anlamak, dinde sebat
göstermek hususunda muvaffakiyet versin. Hepimize sünnete sarılmayı ve
bid’atlardan sakınmayı lutfeylesin. O çok cömerttir ve kerem sahibidir.
Allah peygamberimiz Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-’e ve onun âline ve ashabına salât ve selam eylesin. (Amin
[1] Şeyh
Abdurrahman Sa’dî (r.a) tarafından kaleme alınmıştır.
[2] Şeyh
Abdullah b. Abdirrahman el-Cibrîn
[3] Hadisi
Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir.
[4] Bu ifade Lokman, 13 ayetine işaret etmektedir.
[5] Hadisi Ebû
Dâvud ve Ahmed b. Hanbel rivayet etmiştir.
[6] Hadisi Ahmed b. Hanbel ve Tirmizî rivayet
etmiş, Tirmizî hadisin hasen olduğunu bildirmiştir.
[7] Hadis için
bk: Hakim Nisâburî, Müstedrek, 1/64
[8] Hadisi
Nesâi rivayet etmiştir.
[10] Kâsım
Yayınevi’nce bir kurul tarafından hazırlanmıştır.
[11] Enbiya suresi 87. âyetine bakınız.
[12] Hadisin sahih olduğunda ittifak edilmiştir.
[13] Askalanî, Fethu’l-Bârî, 3/247
[14] Şeyh Abdulaziz b. Bâz tarafından
hazırlanmıştır.
[15] Hadisin sahih olduğuna ittifak edilmiştir.
[16] Hadisi Tirmizî ve başkaları tahriç
etmiştir.
[17] Hadisi Buhârî rivayet etmiştir.
[18] Dr. Nâsır
Abdulkerim tarafından hazırlanmıştır.
[19] Hadisi Ebu
Dâvûd ve Nesâî rivayet etmiştir.
[20] Meâli
şöyledir: Allah’tan başka tapılacak ilâh yoktur. Onun ortağı yoktur. Mülk,
O’nundur ve hamd O’nadır. O her şeyi yapmaya kâdir (gücü yeten)dir. (Çeviren)
[21] Şeyh Abdulaziz b. Bâz tarafından
hazırlanmıştır.
[22] Şeyh Abdulaziz b. Bâz tarafından
hazırlanmıştır.
[23] Şeyh
Abdulaziz b. Bâz tarafından hazırlanmıştır.
[24] Şeyh
Abdulaziz b. Bâz tarafından hazırlanmıştır.
[25] Hadisi
Müslim, Sahih’inde rivayet etmiştir.
[26] Hadisi
Müslim Sahih’inde rivayet etmiştir.
0 Comments